Mart 31, 2009

Sabun köpüğü filmler

Küçümsememek lazım tabii, biliyorum. Nitekim bu romanlar, yada filmlerin çoğu, benim diyen bir çok filmden çok daha iyi gişe hasılatı yapıyor. Onu bir yana bırakırsak sadece sponsor firmalardan bile kar ediyorlar. Bizi de eğlendiriyorlar.

"Sex and the city" geçen yıl şöyle bir izlediğim, tamamına bir türlü kendimi veremediğim, çünkü film olarak abuk bulduğum ve hakkında yazmaya değer bulmadığım bir filmdi.

Ama saygı göstermemiz gereken bir şey varsa, o da bir kadın için rüya gibi sahneler içermesi ve bunu bize usulca pazarlama dehası bir üslupla aksettirmesiydi.

Hala izledikçe Carri'nin sahip olduğu tüm tasarımlara sahip olmak istiyor, ve o sahnelerdeki bazı şeylerin asla asla asla modasının geçmeyeceğini düşünüyorum.

Her zaman derim, Tarz satın alınamaz, ama parayla çok tarz şeyler alınabilir. Bu film de bunu gayet güzel kanıtlıyor.

Gelelim Bir alışverişkoliğin itiraflarına. Hayal kırıklığı. Daha önce moda mutfağında fotoğraflardan yola çıkarak Isla Fisher'ın Carrie 'ye rakip olamayacağını ( Bu laf da yemekteyiz programından sonra daha bir itici oldu) yazmıştım. İzleyince daha da emin oldum. Allahım ne gereksiz bir filmdir bu !

Yukarıdaki sözüme cuk oturuyor bu film...

Ve konusunu çok eğlenceli bulup, oğluşla izlediğimiz film " Bed time stories" Gerçekten de eğlenceli bir film. Adam Sandler'ı zaten severim.

Çocuğunuzla izlemenizi tavsiye ederim...


Mart 30, 2009

Öğrenelim, bilelim: Ne anormaldir, ne değildir?

Bryza: Seçimler adil yapıldı

ABD Dışişleri Bakanlığı adına açıklama yapan Matthew Bryza dün yapılan yerel seçimleri, “Seçimler adil ve özgürce yapıldı ve Türk demokrasisi güçlendi. Bu noktada en önemli olan şey Türkiye’nin siyasi geleceğinin seçmenin iradesiyle belirlenecek olmasıdır” sözleriyle değerlendirmiş.

Oradan öyle mi görünüyor? Ama tabii Amerika öyle diyorsa öyledir, normali budur, değil mi?

Erdoğan Antalya sonucu anormal demiş.

Evet arkadaşlar şimdi tekrarlayalım hep beraber. Neymiş?

Alırlarsa normal, almazlarsa anormal !

Zabıta arabasından kaçırılan sandıklar çıkmış.

Aaaa. Bak bu gayet normal. Burası Türkiye, demokratik ve adil seçimler ülkesi :)

!!!

Saatlerdir seçim sonuçlarını izliyorum. Tambir rezillik yaşanıyor. Korkunç aynı zamanda dışarıdan bakan biri için çok komik. Hayır trajikomik!!!

Geçen seçimlerde katakulliye getirilmiş sonuçlar çıktığı konuşuluyordu. Ancak şaşkınlıktan kimse bir şey yapamadı. Ancak bu sebeple bu seçimde herkes diken üzerinde.

Sandıklar çalınmış, oylar yırtılmış, belli bölgelerde elektrikler kesilmiş, belediye otobüsleri belli bölgelere yığılmış, bir Ak partili bilgisayarları karıştırırken yakalanmış falan filan.

Yine kuma gömer miyiz başımızı?

Mart 29, 2009

Ne farkeder?

İlk belirlemelere göre, son belirlemelere göre...

Ne farkeder?

İzmirli olmaktan mutluyum gururluyum.

Gavur dedikleri topraklar bunu söyleyenlere inat ne kadar memleketini sevdiğini bir kez daha kanıtlıyor bugün.

İnşallah siz de memleketinizden gurur duyarsınız...

Mart 27, 2009

Sonuna bayıldım, Yılmaz Özdil'den...

Suçumuz rezaletleri söylemek...

Uğur Dündar'ı izlediniz.

Bi tane de ben anlatayım.

Ergenekon'dan yargılanan Halis Yavuz Işıklar, "başkan" diye hitap ettiği, "Mehmet T" isimli biriyle telefonda konuşmuş; bu konuşma kayda alınıp, iddianameye konulmuş.

Halis Yavuz Işıklar demiş ki:

"Ben geçenlerde Ankara'daydım. Turgut Özakman'ın evindeydim. Oraya Uğur Dündar'la Yılmaz Özdil geldiler. Bu Star'ı Aydın Doğan demiş ki, ulusal bi kanala çevirin demiş..."

Turgut Özakman'a hayranım.

Görüşmekten onur duyarım.

Ama küçük bi pürüz var...

Ben Turgut Özakman'la hiç tanışmadım...

Hayatım boyunca yüz yüze gelip, konuşmadım, bir kez olsun telefonda bile görüşmedim. Çok istedim, bi türlü denk gelmedi, kısmet olmadı. Evi nerededir, bilmem...

Halis Yavuz Işıklar'ı sokakta görsem, tanımam, çünkü hayatım boyunca bir kez bile bir araya gelmedim, tanışmadım.

İddianameye göre...

Hayatımda hiç tanışmadığım biriyle, hayatımda hiç tanışmadığım birinin evinde buluşup, patronum Aydın Doğan'ın bize asla söylemediği bir cümlesini aktarmışız.

(Turgut Özakman'ın evinde Halis Yavuz Işıklar'la

buluştuğumu kanıtlayacak kişiye, Turgut Özakman'ın

Şu Çılgın Türkler kitabını hediye edeceğim!)

Özetle.

Ben sizin yerinizde olsam, iddianameyi bulup, satır satır okurum ki, içinde siz de olabilirsiniz... Bunda yoksanız, yakında bir başkası yazılır nasıl olsa, "AK'ye oy vermeyip, hükümeti düşürmeye teşebbüs edenler çetesi" filan.

Confused, not Konfiçyus...

Dikkat : İpuçları içerir.

Lost 5. sezon 9. bölümün ardından nihayet ben de nurtopu gibi bir teori sahibi oldum. Konu Sun. Uçakta bulunanlardan sadece daha önce adada bulunmuş olanlar geçmişe döndüler. Ben ve Sun dışında. Ben 70 li yılarda zaten adada yer aldığı için dönemedi. Peki ya Sun? Demek ki Sun da bir şekilde adada, ya ana karnında, ya bebek. Bilemiyorum. Gerçi yaş olarak uygun olmayabilir ama durum onu akla getiriyor. Kaptan deseniz adaya ayak bassa da adada zaman geçirmedi.

Neyse zaten 10. bölümden sonra o kadar confused oldum ki çözebilmem için Konfiçyus olmam gerekiyor. Gelecek nasıl değişecek? Ben'in sadece bedenen yok olması değil, aynı zamanda o kadar çok şeyin değişmesi gerekiyor ki, nihayetinde adamın burnunu sokmadığı şey yok. Dharma devam ediyor olmalı misal. Sun'ın Jack'i ve Kate'i 30 sene sonraki hali ile görmesi mümkün mü? Yada gerçekten de ilk sezondaki Adam ve Eve, Jack ve Kate'mi?

Daha ne kadar karışacak bu hikaye?

Bilgisayar oyunu sanki...!!!???

Mart 25, 2009

Twilight

"Günümüzde geçen bir vampir hikayesi içerisinde işlenen aşk ile ilgili bir film" gibi bir şeyler dediklerinde "Aman Allahım ne geyiktir kim bilir" diye düşünmüş olsam da, zevkine güvendiğim bir arkadaşımın önerisi ile filmi edindim. Dediği gibi filmin müzikleri süper. Öte yandan film her ne kadar benim önyargılı yaklaştığım kadar geyik olmasa da, müzikleri kadar iyi değil.

Ok tipler iyi seçilmiş, hikaye gayet güzel günümüze uyarlanmış, görüntüler falan da güzel de, nihayetinde bir vampir hikayesi ki konu zaten geyik diye nitelendirmem için yeterli. Aşk hikayesi izlettiriyor zaten, her ne kadar biraz hastalıklı olsa da.

Filmi çok beğenirseniz tadı damağınızda kalmasın, sonuna bakılırsa açık kapı bırakılmış devam filmi için. Film olarak değil ama dizi olsa daha severek izleyeceğim bir çalışma olmuş.

Onu bunu geçelim, soundtrackin bence en iyilerinden biri olan Muse'u dinleyelim...

Mart 23, 2009

"QUI TACET CONSENTIT" Sessizlik rızaya eşdeğerdir...

Dünyanın her yerinde kötülük var. İçten geliyor belki, belki cahillikten, belki zeka düşüklüğünden, belki yetiştikleri ortamlardan, belki de şeytana uyuyorlar diyerek geçebiliriz ama bir gerçek ki kötülük her geçen gün artıyor.

Mahalle arasında sokakta büyüyen bizler çocuklarımızı sokağa kaç yaşında yalnız gönderebileceğiz bilmiyorum.

Bazen oğlum olduğu için şükrediyorum ama sokaklarda kızlara taciz varsa, erkeklere de gasp ve kavga dövüş var.

Daha da fenası insan demeye utandığımız insanların altında araba, ellerinde bakkaldan alır gibi ehliyet var ama birini öldürürlerse onlara verilecek layığıyla ceza yok.

Silah çerez gibi alınabiliyor artık, o da olmazsa her çocuğun elinde bir sustalı bir çakı.

Hiç bir şey olmasa, ellerini kullanıyor insanlar. Adam dövmek için, kadınları taciz etmek için, çocukları kaçırmak için.

Dünyanın savaşsız geçirdiği gün sayısı var mı düşündünüz mü hiç?

Her 3 saniyede bir kadının tecavüze uğradığı, her saniyede bir yerde bir cinayet işlendiği doğru mu?

Sizde benim gibi gün gelip de kendi kıyametimizi kendimizin yaratacağını mı düşünüyorsunuz?

Hayır karamsar bir yazı değil bu. Bu dünyanın, hayatımızın bir gerçeği.

O sebeple trafikte tartıştığım adama, eğlenmek için insanların ve bizim de üzerimize arabayı sürmeye çalışan zeka geriliği çeken gence, laf atıp yanımdan geçerken beni taciz etmeye çalışan ve yapamayınca küfreden zavallı hastalıklı çocuğa kızamıyorum.

Sadece bu yazıyı döşüyorum biriken sinirimle.

Çünkü dünyada o kadar kötülük var ki, benim gördüklerim bir hiç.

Bunlardan birine maruz kalmadığınız her gün dünyadaki pek çok insandan ne kadar daha şanslı olduğunuzu düşündüğünüz mü?

Ps: Bu dünyaya gerçekten de başka çocuk getirilir mi Allah aşkına?

Mart 19, 2009

Ne var ne yok bilmemkaç...


Ne var ne yok bahsedemedim bir süredir.

Günler çok hızlı geçiyor size de öyle geliyor mu?

Bu aralar blogdan da anlaşılacağı üzere çok fazla film izliyorum. İzleyip beğenmeyip yazmadıklarım da var tabii. Kitap okuyamıyorum çünkü kitaplarım bitti. Bir dahaki ay halam ve annem geliyor ziyarete bizi. Onlardan isteyeceğim biraz.

Yogaya devam ediyorum yine ama ara verdiğim için zorlanıyorum biraz, zamanla düzelir herhalde.

Bu arada Türkiye'de hiç ilgi duymayan ve bu konuda feci yeteneksiz olan ben, buralı bir arkadaşın ısrarları ile Oryantal kursuna başladım. Bir şey değil Türk'üm diye beceremezsem kendimi kötü hissedeceğim, hani sanki hepimiz oynayarak çıkıyoruz anamızın karnından. Daha da fenası hocamız Rus! Neyse, becerebiliyor muyum? Hayır. Ama en azından kaşıkladığım nutellaların suçluluk duygusunu alacak kadar efor harcıyorum. Dans için şu bizim kapalıçarşıda satılan şıngırtılı pullu kalçaya bağlanan şeylerden satıyorlardı, ondan da aldım, şimdi kim tutar beni, hahaha!

Bu arada Aslı stili rejim süper gidiyor. Şöyle ki gündüz gayet iyi, ama akşam o rejim birdenbire bozuluveriyor. Olsun o bile bir şeydir.

Biliyorsunuz bunu da Moda mutfağını da sevdiğim için isteyerek hazırlıyorum, yani aklımda bunu işe çevirmek yoktu ama Moda mutfağının ziyaretçi sayısı o kadar arttı, bu eski kadim blogumu bile bir yılda öyle hızla 3 e katladı ki, sanırım gözden kaçmadı. Geçtiğimiz günlerde bir text reklamı teklifi geldi. İlginç olanı ise bunun yurtdışından gelmiş olması. Baktım hoş şeyler var, özellikle de büyük bedenler için. Anlaştık koyduk reklamı.

Bu arada bir kaç yerle görüştüm, dışarıdan kolleksiyon hazırlamak için, bakalım ne çıkacak.



Çoktandır istiyordum, gerçi balkonun kendine ait balkon boyunca saksısı ve içinde çiçekleri var ama mutfak penceresi önüne de istiyordum, bir çiçek yetiştirme merkezi buldum, bir şeyler aldım. Bir kaç tane daha var istediğim. Bir de farklı kaktüsler buldum ev için, küçük küçük, çok güzeller. Bknz yukarıdalar. Küçükleri bir yere, büyük 3 taneyi gümüş rengi kaplar içinde bir kırmızı tabağa dizip masaya koydum, çok hoş oldu. Radyasyonu çekiyor hikayesine aldım ama dur bakalım...

Dün burada konsolosluğun düzenlediği şehitleri anma törenine gittim. Anı defterine yazdım, imzaladım. Çok etkilendim orada olmaktan, saygı duruşu yapmaktan, o anı defterine yazmaktan. Konsolos beyle tanıştım, çok aktif ve neşeli bir bey. Çok gurur duydum. Şimdi 23 nisan için elbirliği ile bir şeyler yapacağız belki de.

Ne yazık ki sokak çocukları dünyanın her yerinde var. Ama güzel olan bunun sona ermesi için bir şeylerin yapılıyor olması. Yarın sabah da Rotary klübünün sokak çocuklarına yapılacak ev için düzenlediği yürüyüşe katılacağım. Sponsor bulmaya vaktim olmadı, koca sponsor olacak bana, ama mühim olan orada bulunup dikkati çekmek ve yürümek zaten. Uzun bir yürüyüş olacak, hava da soğuk ve yağışlı ama hem faydalı hem eğlenceli olacak bence, fotoğraf makinamı da alcağım.

Şimdilik bu kadar, daha ne olsun?

Dip not: Bu arada satıcı sıcak sever dedi, bense adını sormayı unuttum, minik kırmızı çiçeklerine bayıldım ve aldım, aşağıdakinin adını bilen var mı?

Mart 17, 2009

Elektrik mevzusu

Doğunun bir şehrinin bir ilçesinin bir köyünde çobanlık yapan iki kuzen elektrik akımına kapılıp sakat kalıyor, elleri ayakları kesiliyor, varı yoğu harcayan aileleri onlara protez kol, bacak taktırıyor, çocuklar geçenlerde evlerine dönüyorlar, evlerinde kaderin cilvesine bakın ki elektrik yok!

Elektriği, suyu olmayan köylerdeki, sıvası olmayan evlere bulaşık makinası da hediye ediliyor martın sonu gelmeden. Hani bozulursa servise götürecek yol namına bir şey de yok, o olsa arabayı kim bulacak, servis büyükşehirde...

"Elektrikler kesikti çalışamadım" bahanesi sizin için bir karikatür yada fıkradan alıntı gibi gelebilir ama hala oralarda bir yerlerde elektriksiz, yada elektiriğ kaçak kullanmak zorunda olan insanlar var.

Öte yandan elektriği kaçak kullanıp, tavana demir somya bağlayıp, ona verdiği elektrik ile ısınan, kurnaz insanlara kızıyoruz.

Oralardaki insanları anlayabilir miyiz gerçekten de?

Kesinlikle hayır.

O ortamı görmeden, oralarda yaşamadan, doğuda insan olmayı bilmeden buradan ahkam kesmek, küçümsemek, eleştirmek kolay.

Cehaletle savaşalım diyorum hep, hani okul?

O kolu bacağına protez takılan çocuklar geçen gün uzun zamandan sonra okula gitti. Okul dedikleri bir oda. Birinci sınıf da aynı sınıfta eğitim görüyor, 7. sınıf da. Aynı sınıfta, aynı saatte, aynı öğretmenle. Öğretmen de emekli hayırsever bir öğretmen, yoksa o da yok.

Hayır efendim, beni bu konuda çok eleştirdiğiniz ama hayır, biz Avrupa birliğine falan giremeyiz, zaten layık da değiliz. Çünkü sadece batıdaki bir kaç şehirden ibaret değiliz biz. Doğumuz var. Doğudaki insanımız değil layık olmayan, onları cahilliğe mahkum eden, insanca yaşamalarını sağlayamayan, göçe zorlayan yönetimler yüzünden layık değiliz buna. Fakirliğe fukaralığa muhtaç eden, sonra bu fukaralıktan faydalanıp yardımlarla geçindiren...

E haliyle elektriği tutmuyor AB nin bizimle...

Mart 15, 2009

Wanted - Yes please more logical...

Ve bir Angelina filmi daha...

Wanted, Angelina'nın ve Morgan Freeman'ın hatırına izlediğim, ve muhtemelen sadece bunun için veya biraz tüm o saçmalıklara gülmek için izlenecek bir film. Matrix, en azından başka bir alemde geçiyordu, bu tüm o mantık dışı sahnelerle burada geçiyor, dünyamızda. Esas kızımız esas oğlana yardım ediyor, kah trenlerin üzerinde nasıl seyahat edileceğini öğretiyor, kah dayak attırarak en sonunda yememeyi. Esas oğlumuz nihayetinde hedefi görmeden kurşunu sağa sola bükerek hedefini vurmayı öğreniyor falan filan.

Filmin son 10 dakikası ilginç. Eminim bu türü sevenleri tatmin edecektir, bana kalırsa komik bir filmdi. Film bahane Angelina şahane. Dövmem için daha da sabırsızlanıp, saçımı tekrar uzatsam mı acaba diye düşündüm. Sanki onlar da olsa adeta Angelina'yım. Haahaha!

İzmir

Ne de güzel yazmış Yılmaz Özdil.

Her ne kadar eskisi gibi olamasa da, oy rantı için göç yaptırılıp içine edilse de, hiç bir zaman onlardan olamadı diye yalnız bırakılıp emekliler şehri havasına sokulmuş olsa da...



Türkiye'den sıkıldığım zaman İzmir'e giderim ben.

Simite gevrek

deriz biz...

Çekirdeğe çiğdem.

Kordon elektrik

aleti değildir.

Kumru da kuş değildir

bizim için...

Yengen'i yeriz.

Sen sigorta dersin...

Biz asfalya deriz.

Uzatmayız...

Gidiyom geliyom deriz.

Domates dediğin, domat işte.

Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Hıdrellez filan gibi mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta 60'ar 80'er midye yeriz, istifno severiz, cibez'e bayılırız; gece 3-4 gibi boyoz'a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur bu arada, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır...

*

Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da tavlayamazsın ha... Canı çekerse, o seni tavlar! Liseye giden kızının erkek arkadaşının olması kasmaz babaları; kendilerinin de kız arkadaşı vardı lisede... Bak iddia ediyorum, okey şampiyonası düzenlense, İzmirli kadınlar alır kupayı... Erkekleriyle kahveye giderler çünkü... Şaşırdın di mi? Al buna da şaşır, nargile içerler... Askılı giyerler, şortla gezerler, öküz gibi bakarsan, bi çakar, bi de duvardan yersin... Gönül Yazar'ız, Sezen Aksu'yuz; bir gül takıp da saçlarına, çıktı mı deprem sanırdın kantosuna, Karantinalı Despina'yız... Sensin Varoş! Biz tenekeli mahallede bile el ele gezeriz.

*

Erkeklerimiz de fena değildir hani... Detaya girmeyeyim, Ayhan Işık, Metin Oktay, Mustafa Denizli mesela, bi fikir verir sana... Ertuğrul Özkök'ün kırdığı cevizleri okuyoruz; eşi kafasına ütü atmış... Ayıptır söylemesi, Mahsun Kırmızıgül'le Alişan'ı ayırt edemeyiz biz.

*

Gülümseriz.

*

Enginarın başkentidir; İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri... 78 çeşit köftemiz olduğu için, McDonald's'ın bunalıma girdiği tek şehirdir... Zeytinyağı severiz, dünyanın en boktan durumuna bile düşsek, zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz... Sana ne birader, keyfimizin káhyasıyız, yazlıklara gitmek için 8 şeritli otoyol yaptık; Güzelbahçe, Seferihisar, Urla, Karaburun, Çeşme, öbür tarafta Dikili, Foça, çipurayız... Pak Bahadur'u özleriz... Durup dururken faytona bineriz, bi yere gitmeyiz aslında, öööle turlarız... Hava güzel, daralırız, okulu ekeriz. Mezun olduktan sonra öğretmeniyle kadeh tokuşturmayan öğrenciyi zor bulursun İzmir'de.

*

Siz sembol diyorsunuz ama, saat kaç diye Saat Kulesi'ne bakanı bulamazsın, altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını kaldırmaz, birbirine sorar saati! Rahatızdır... Çocukları Kemeraltı'da kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulup getirir, çıkışta Kemeraltı Karakolu'ndan alırız... Ağlayıp zırlamak bi yana, çoğu dondurmayı bitirmediği için ayrılmak istemez karakoldan, iyi mi... Aceleye gelemeyiz! Bir sene önceden duyurmaya başla, de ki, 22 Ağustos saat 20'de tiyatro başlıyor... 20.30'da geliriz... Sanatçılar da İzmirliyse, tiyatro zaten 21'de filan başlar... Uçak 6 saat rötar yapsın, istifimizi bozmayız, bizim için ekstra bira içme vesilesidir bu... Kuyruk olmaz, çünkü kuyruk varsa, İzmirli sıkılır, gider. Pratiktir... 201 sokağı bulduysan, yanındaki 202'dir. Tek tek isim vermeye üşeniriz.

*

35'imiz var.

35 buçuğumuz da var.

34 plaka gördük mü, kapışırız... Arkadan sirenleriyle isterse Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına yol vermeyiz.

*

Özetle, arızayız!

*

Erkek çocuklarına en çok "Efe" adı konulan şehirdir orası... Zeybek duyduğumuzda, içimiz cız eder, kalkar oynarız. Hasan Tahsin orada, Kubilay orada, Latife Hanım orada, Zübeyde Hanım bize emanet, bize... Mustafa Kemal de, ağlar kadınlarımız... Sokak sokak, bulvar bulvar, Milli Mücadele Müzesi'dir... İstanbul'daki gibi Birinci Ahmet Çeşmesi falan yoktur orada... Ankara'daki gibi Cinnah Caddesi, Arjantin Caddesi de bulamazsın pek... Recep Tayyip Erdoğan Kavşağı'nı teklif etmez hiç kimse.

*

Bakın, Tayyip Erdoğan dedim, aklıma geldi... Bugün İzmir'de miting yapacakmış Başbakan.

*

Kendisine ev sahibi olarak, Ayla Dikmen'in Kordon'da üstü açık otomobille gezerken söylediği ve Türkiye'nin anca yıllar sonra keşfettiği parçasını armağan ediyorum: "Ben söylerken gülmedin mi? Falımızda ayrılık var demedim mi? Anlamazdın, anlamazdın..."

Mart 14, 2009

Changeling


Bir arkadaşım filmi hiç beğenmediklerini söyledi.

Ben mi?

Çok beğendim.

Ve bunun sıkı bir Angelina hayranı olmamla da ilgisi yok sanırım çünkü filmin başlarında onun yerine duygusunu mimikleri ile daha yumuşak anlatacak birinin oynamasını yeğliyordum. Gerçi filmin sonunda da onun iyi bir seçim olduğunu düşündüm çünkü güçlü bir kadın gerekiyordu role.

20 lerin saç modeli, makyajı ve kıyafetleri ile şahane görünüyordu ayrıca.

Filmde bir anne olduğum için bir çok sahne çok etkiledi beni. Hele ki, - devamı spoiler içerir, isterseniz okumayın- o, bu sizin çocuğunuz diye ısrar ettikleri yerde öylesine öfkelendim, ona inanılmadığını gördüğümde çaresizliği o denli hissettim ve ümitle beklediğinde o kadar heyecanlandım ki bir çok sahnede gözyaşlarımı tutamadım.

Yüzyıl önce de böyle manyaklar varmış, şimdi de var.

Gerçek bir hikayeden alınan senaryosu ile Changeling, giderek kötüleşen dünyada ne acılar yaşandığını ve o acılarla yoğrulan hayatların kesiştiği olayları göstererek bir ufak çimdik atıyor bize.

Öyle ki filmi izledikten sonra gidip oğluşa sıkıca sarılıp, orada onun kokusu ile uyuyor insan, bir çok insandan ne kadar daha şanslı olduğunu düşünüp şükrederek...

Mart 12, 2009

Ne bir ses ne bir nefes...

Dile getirmek istediklerimi kimi yazarlar nasıl da dile getiriyor.

Hepimiz bir etkisiz eleman.

Hepimiz biriz.

Benzeriz anlamında değil.

Bazen de sıfırız.

Zira matematikte de etkisiz eleman toplama ve çıkarma işlemlerinde "0" , çarpma ve bölme işlemlerinde "1" olarak kabul edilir.

Bizim de bundan farkımız yok, bizi toplasalar da, olmadı deyip çıkarsalarda, bir kaçımızı birbirimizle çarpıştırıp, sonra bir kaç parçaya bölseler de sesimiz çıkmıyor artık.

Ne zaman öğreneceğiz acaba, onlar, yüzler, binler olmayı?

Sesimiz çıkarmayı?

Çoğalmayı?

Var olmayı?

Mart 10, 2009

Adam ölmüş gitmiş, ama hamdolsun bizi teğet geçmiş...

Bu kadar mı tahammülsüzsünüz eleştirilere yahu?


Yok artık !

Burada ve burada...

Bir de gülelim eğlenelim diye dünden devam...

Hayatımız Recep İvedik'in hayatı gibi aslında...

Dışarıdan biri bakınca öyle tabii...


İçten içe yanıyoruz haberimiz yok, benim var aslında, ondan dolayı da canım çok sıkılıyor bu konuların bahsi açılınca.


Benim için o, bu, şu partisi farketmez.

Dürüstlük bekliyorum sadece. İnsana sevgi, saygı, hoşgörü bekliyorum. Çalmasın, çırpmasın, yalan konuşmasın, insanları salak yerine koymasın. Biraz olsun ekonomiden anlasın. Başka ülkelere minnet etmesin, gücümüzün farkına varsın. Bunun için öncelikle cehaletle savaşsın. Hayvan da sevsin ki, insan seveceğini de bilelim. Kadınlara çok çocuğu değil, okumayı, ilerlemeyi, bir yerlere gelmeyi salık versin, onları sadece seçim zamanları yada kadınlar günlerinde değil her zaman hatırlasın. Açın halinden anlasın. Bilime de saygısı olsun. Dini de kullanmasın, askeriyeyi de. Yasaklar koyarak değil, insanları destekleyerek yer edinsin. Korkutmasın, sevdirsin saydırsın. Mahalle kavgaları yapmasın, biraz usturuplu olsun, ağırlığını koysun. Sadece iç olaylarda değil, dış olaylarda da kendisini kanıtlasın. Dalga geçilmesin, gerekirse geçildiğinde gülüp geçmesini bilsin bir de.


Çok şey istedim değil mi?

Eeee kolay değil, bizi yönetecek vekillerden bunu bekleyeceğim tabii. Yoksa adamların bizim kapıcı Murtaza'dan ne farkı kalır ki?

Günün haber ve köşeleri:



Burada

Şurada

Mart 08, 2009

Kadın olmak en büyük lütuf mu, en büyük küfür mü?

Kadın o.

Süslenen püslenen aşık olunan da.

Kapanan, sakınan, saklanan, eve kapatılan da o.

Yarım akıllı dedikleri de o, kimi yerde erkekleri yönetip kocasından daha çok para kazanan da, erkeklerin hoşuna gitmese de genellikle.

Dayak yiyen o, töre için can veren o, önce babandır, sonra kocandır sever de döver de lafını duyan da o.

Tarlada da çalışan o, evde de çalışan o.

Üstüne üstlük kocasını memnun edecek olan da o, canı istese de istemese de.

Buna rağmen üzerine kuma alınan da o. Siz kuma adamlar alan kadın duydunuz mu?

Bekar olsa evde kalan o, boşansa dul dedikleri o, ikinci kez evlense bir tane eskitti zaten dedikleri, biraz gezse tozsa erkeğin çapkın olduğu yerde, kendisine başka yakıştırmaların yapıldığı o.

Zaten küfürlerin ana fikri de o veya onunla ilgili şeyler.

Cinsel tacize uğrayan da o zaten.

En fenası birbirlerini çekemeyenler de onlar. Erkeklerin dedikodusu yapılır mı, hemcinslerin yapılır, bakın yarışma programlarına, en az puanı kadınlar kadınlara verir.

Kolay değil kadın olmak.

Erkek olmak gibi bir sürü ayrıcalığı yok.

Ama bir ayrıcalığı var ki, erkeklerin asla sahip olamayacağı şey de o işte. Tüm bu zorluklara göğüs germemizi kolaykaştıran, kendimizi daha çok sevmemizi sağlayan, iyi ki kadın olmuşum dedirten şey.

Anne olmak.

Onunla 9 ay başbaşa zaman geçirmek, kokusunu alacak en özel zamanlara sahip olmak, emzirirken sizin gözlerinizin içine baktığı anlarda dünyada başka kimsenin anlayamayacağı hisleri yaşamak. Sonsuz aşka düşmek...

Tabii ki anne olmak da zor. Ama öyle bir hediye ki Allah'ın bizlere verdiği, hangi dinde ve inançta olsun, Allah adına konuşma cesaretinde bulunarak saçmalayan, kadını aşağılayan bir sürü sahte şeyhe, kadınları yeteri kadar koruyamayan tüm birimlere, ve kadına değer vermeyen tüm maço erkeklere en iyi cevap bu. Onları da kadınlar dünyaya getirdi.

Cennet anaların ayakları altındadır. Yani milyonlarca kadının...

Dahası var mı?

Mart 03, 2009

Gran Torino, bayandan, hiç kullanılmamış hayallerin klasik arabası...

Alkııış... Clint amcam süper oynamış mı demeliyim? Adam zaten huysuz adam tipiyle özdeşleşiyor, yeni bir şey yok. Film bana son derece anlamsız geldi, tüm hikaye son 10 dakikada, o da çok klişe. Yeni Amerika'ya yada içine edilmiş Amerikan rüyasına realistik bir bakış hesabı yapılmış, film bahane, araba şahene, bla bla bla...

Sevmedim yani...

Mart 02, 2009

İlginç...

Ben mi artık insan sarrafı olmuşum, yoksa şu sözlerde gerçekten de inandırıcılıktan yoksun bir şeyler mi var?

Evet tam bir politikacı olmuş hanımefendi, 10 yıl değil, bir yıla kalmadan ulaşırlar ailece istediklerine...