Mayıs 31, 2009

Kimse kusura bakmasın ama gerçek bu...

İzmir'li olmak bir ayrıcalıktır :)))

Haber burada, ilk okuduğumda çok sevmiştim, şimdi daha çok sevdim...

Mayıs 29, 2009

Muz cumhuriyeti


Hatırlıyorum da ben küçükken muz öyle her kıyıda köşede satılabilen bir şey değildi. Şükür alabilirdik, ama şimdi oğluma alabildiğim gibi her gün eve muz girmezdi. Almak istesen de bulamazdın zaten.

Ama, hatırlıyorum da ben küçükken semtimizde, mahallemizde, sitemizde canımızın istediği gibi oynardık. Ne hızla arabalar gelirdi oynadığımız yere, ne bizi kandırıp götürmek isteyen bir yabancı. Ne bu kadar şiddet haberi duyardık, ne bir tehlikeden korkardık.

Annemizin babamızın bizi açıkhavada oynamamız için parka götürmesini beklememiz gerekmezdi.

Belki bu kadar muz yiyemezdik ama özgürce oynar, arkadaşlarımızla, kahkahayla büyürdük.

Muza burun kıvırmayacak kadar da değerini bilirdik hani...

Demem o ki, her şey bu muzun suçu zaten. Muz çoğalınca, şiddet, korku, dehşet de çoğaldı.

Yoksa kimsenin suçu yok değil mi?...

Dip sos: Fotoğrafı ben çektim, bilmeyenler için o kocaman şey, muzun çiçeği, o uzadıkça üzerinde belli belirsiz gördüğünüz muzlar çıkıyor, seyri tadı kadar şahane. Yine de eski günlere gidip daha az muz ve daha az şiddeti yeğlerdim, o da ayrı...

Mayıs 28, 2009

Fotoğrafsız çocuk...

Bana bir çocuktan bahsettiler.

Şimdi ben size bahsedeceğim.

Belki biliyorsunuzdur. Tekirdağ’ın bir yerinde bir çocuk kayboluyor bir buçuk ay kadar önce. Annesi babası televizyon programlarına çıkıyor oğlumuz kayıp diye. İnsanlara garip gelen annenin bir damla olsun yaş dökmemesi. Başlarda bana da garip gelse de düşününce anlayabiliyorum aslında. Bazı kadınlarda annelik duygusu yok. Ne yazık ki hiç umursamadan, düşünmeden, hissetmeden anne oluyorlar.

Aylar sonra, dün çocuğun cesedi bulunuyor biraz ötedeki tarlada. İnsan çocuğu kaybolunca önce çevreyi aramaz mı hiç diyorum önce, bir yandan çevreyi aramayan insanlara kızarken, bana anlatılanlar aklıma geliyor. Annenin ve babanın o kadar çok yalanı var ki, insanlar çocuğun ölmüş olabileceği ihtimalini düşünmüyor bile. Çocuk satılmış, verilmiş yada kaçırılmış olabilir diye düşünüyorlar.

Şimdi o anne zanlılar arasında. O öldürmemiş yada öldürtmemiş olsa bile duyduklarımdan sonra benim için zaten katil o. Çocuğu aç bırakan, ilgilenmeyen, düşünmeyen kadın. Baba desen korkulan, döven, söven. Çelimsiz bir çocuk, beslenmemiş, sevilmemiş.

Anne demeye utandığım kadın şimdi hesap veriyor.

Ama beni en çok üzen ne biliyor musunuz?

O çocuğun bir tane bile fotoğrafı yokmuş.

Bir tane.

Polise verecek bir tanecik bile.

Anne baba robot resim çizdirmek zorunda kaldıklarında çizdirememişler bile. Hatırlayamamışlar tipini. Bir düğünden kareler gösterildiğinde tanıyamamışlar çocuklarını. O kadar uzaklar anlayın artık…

Şimdi giden çocuğun ardından onu hatırlatacak,

Bir fotoğrafı bile yok.

İşte acı olanı bu…

Mayıs 26, 2009

İyi ki...

Bir yandan, uzun zaman önce kararlaştırdığımız Braun'un kampanyasına başladık Moda mutfağında. Firmanın reklam ajansı tarafından seçilen 10 blog arasına girdik, ve bu hafta Braun'ın okurlara hediye ettiği ürünlerinden birini verme sırası bizim blogumuzda. Detaylar modamutfağında. Bizim blogun yarışmasının fikir anası Şebnem. Ürünü karnaval havasında kutluyoruz. Makyajlarınızı yapıp, aksesuarlarınızı takıyor ve bize bu ürün özellikleri ile hayatınızı nasıl değiştirebilirdi, bir iki cümle ile yazarak karnaval portrenizi gönderiyorsunuz. İsteyenlerin karnaval makyajlı fotoğrafları yayınlanacak blogda, istemeyenlerin yayınlanmayacak, ama hepsi jüriye gönderilecek. Pazartesi günü de kazanan belli olacak.

İyi ki halam var burada, iyi ki bloglarım var, iyi ki arkadaşlarım var. Kafamı dağıtacak çok şey var anlayacağınız.

Mayıs 24, 2009

Hayat koca bir tokat gibi bazen...

Kardeşimin durumunu anlayabilmem mümkün değil. Çünkü onun durumunda değilim. Sizin de benim ruh halimi anlamanız mümkün değil, çünkü benim durumumda değilsiniz.

İnsan hiç bir şeyi başına gelmeden anlayamıyor. Hayır, bu noktada empati falan da kar etmiyor.

Burada hastalığın kötüleştiğini duyduğumda iki hafta ruh gibi dolaştım. Ağlıyorum, hiç bir şeyden tat almıyorum, eve kapanmak istiyorum, hiç bir yere gitmek gelmiyor içimden, bilgisayarın başına kilitleniyorum, uzaklardan yardımcı olabilme ümidi ile.

Bir çok arkadaşımdan destek geldi, teşekkür ederim tekrar. Herkes yardımcı oluruz, şunu tanıyorum, bunlara mail atarım dedi. İyi hoş.

Ama iş trombosit vermeye gelince pek az insan yanaştı. Anlıyorum zor iş. Bir kaç saatinizi harcayacaksınız orada, biraz uzun sürecek, belki hoşlanmıyorsunuz bunlardan.

Ama diğer tarafta bir hayat var.

Aynı şey sizin başınıza gelse bu kadar rahat olabilir miydiniz? Tabii ki hayır.

Herkes nede olsa birileri verir diyerek kendi içini ferahlatırken bunun bize faydası olmuyor. Tam tersine, şunları gönderiyorum diye bana mail yazan insanların kimilerinin kimseyi göndermediğini sonradan öğrenip büyük hayal kırıklığına uğradığım da oldu. Ya onlara güvenip trombosit aramaya son verseydik?

İşin ciddiyetini anlatamıyor muyum acaba?

Bense burada, uzaktan da olsa bir şey yapabilmiş olmanın huzuru ile biraz olsun rahatlamıştım.

Çünkü ne olursa olsun hayat devam ediyor, her gün ağlayarak geçmiyor. Silkiniyor bir süre sonra insan, silkinmek zorunda kalıyor. Çünkü ağlayıp sızlamanın faydası yok. Annemin hiç olmazsa bu taraftan onu biraz olsun gülümsetecek haberlere ihtiyacı var. Moral veren, içini ısıtan, onu neşelendirecek bir sese.

Yavaş yavaş tekrar dönüyorum dünyaya. Aklım orada olsa da, tekrar gülüyorum, başka şeylerle ilgileniyorum, buraya gelen halamı gezdiriyorum, fotoğraflar çekiyoruz, alışveriş ediyoruz, eve geliyorum, bilgisayarı açıyorum, bir bakıyorum ki:

Acil trombosit lazım.

"Vay sen misin gülen "der gibi. Koca bir tokat iniyor suratıma. Yüzüm düşüyor. Yediğim boğazıma düğümleniyor, içtiğim, aldığım, güldüğüm haram...

Şuraya bakar mısınız daha ne çok insan var yardımımızı isteyen...

Mayıs 23, 2009

Amip gibi bir şey...

Bugün komik bir şey oldu. Blogları dolaşırken adaşım bir bloga rastladım. Bloglarda çok adaşım var ama blogumun adaşı olduğunu bilmiyordum. Onun şaşkınlığı ile "Dur bakalım Google da başka var mı" diye arama yaptığımda daha da komik bir tablo çıktı karşıma. Bir sürü Aslı'nın günlüğü var. Orada burada şurada. Her yerde...

Biz Aslı'lar bloglarda çoğunluğu oluşturarak ağırlığımızı koyabiliriz gelecek günlerde anlayacağınız. Her hangi bir karışıklığı önlemek üzere ben de adımı seyahat firmaları taktiği ile Öz Aslı'nın günlüğü olarak değiştirsem mi ne?

Öz Aslı'nın günlüğü
Since 2005

Hahahaaaa !

Mayıs 22, 2009

Ama değer değil mi?

Hayal gücü gelişiyor. Her şeye meraklı. Her şeyi yapabileceğini zannediyor. Aslında artık bir çok şeyi de yapabiliyor. Bana ingilizce bilmediğim bir kelimeyi söylediğinde, yüzme hocasından öğrendiklerini bana satmaya kalkıştığında, her ukalalığında güldürüyor beni. Hele mantık yürütmesi.

Dün mısır patlatırken " Sıcaktan mısırların popoları yanıyor, o yüzde zıplıyorlar " dedi, çok güldüm.

İnsanın çocuğu olunca her şey bir mucize gibi. Gülecek çok şey çıkıyor. Eee bu durumda bir önceki yazımda bahsettiğim göz kırışıklıklarımı engelleme şansım da kalmıyor...

Mayıs 21, 2009

Yaşlanıyorum, ve acıklısı artık bunu kabul ediyorum...



30 küsür yıl 7 ay 24 günlük olduğum bugün, her ne kadar beni tanımayanlar bana 20 küsür yıllık yaşlar biçsede, göz çevremdeki çizgileri de farkettiğim gün olarak, kişisel tarihime, "Aslında çok da yaşlanmadan ölmek lazım" dediğim gün olarak geçecek.

Her yaşın bir güzelliği var, yaş aldıkça kendimi daha güzel hissediyorum, hala genç ve güzel hissediyorum palavraları ile yaşamaya başlayacağım orta yaşını almış bir polyanna olacağım günler de yakın hani...

Saçlarımı kısacık kestirip bembeyaz bırakacağım günlere de az kaldı.

Nitekim 5- 10 yıl önce "offf çocuğun güzelliğine bak" derken şimdi onlar için "Tıfıl, çok şeker ya, oğluşum da bu kadar can yakıcı olur mu" diye düşünüyorsam, olmuşum ben artık demektir.

Neyse en azından hala mayokinilerimi parmak arası flip floplarımla giymeyi düşünüyor, ve şort tşirt ikilisini üniforma olarak kullanabiliyorum, plaja şıkırtılı sallantılı küpeleri ile inen platform terlikli makyajlı assolist yaşıtlarım yada bu tipitiplere benzeyen 20 li yaşların başındaki tıfılcanlar gibi dolaşmıyorum.

Demek ki neymiş:

İnsan cüzdanındaki değil hissettiği yaştaymış ama buna rağmen çizgiler için yeni XXL güneş gözlükleri almakta fayda varmış...

Mayıs 19, 2009

19 mayısta biraz gülümsemek isteyenlere...

Yılmaz Özdil'in şu yazısını 19 mayısta biraz olsun gülümsemek isteyenler için öneriyorum. Her zamanki gibi harika, mutlaka okuyun...

Geçen seneki yazısını da hatırlatmadan geçemeyeceğim.

19 Mayıs!
Parmaklar yapışık.
Sağ kol yukarı…
Vücuda 180 derece.
Sol kol 90 derece…
Yana doğru.
Bacaklar bitişik.
*

Ne bu?
19 Mayıs hareketleri!
*

Bandırma vapuru nerede?
Hurdacıya satıldı.
Yavuz nerede?
Jilet oldu.
Midilli?
Battı.
Savarona nerede?
Kiraladık.
Nusret mayın gemisi?
Karada! (O da batmıştı, kiloyla hurdacıya satılırken, Tarsus Belediyesi aldı, restore etti, limana bağlayacağına, getirip şehir merkezindeki parka koydu!)
*

Türk tarihinin en önemli 5 gemisinin hali bu… 3 tarafımız denizlerle çevrili bu arada… Kendimize ait ’’Türk havuzu’’ denilen, 1 denizimiz, 2 de boğazımız var!
*

Bandırma, maket.
Yavuz, jilet.
Midilli, dipte.
Savarona, sosyete oyuncağı.
Nusret, süs.
*

Hadi hep beraber…
Parmaklar yapışık.
Sağ kol yukarı…
Vücuda 180 derece.
Sol kol 90 derece…
Yana doğru.
Bacaklar bitişik.

Mayıs 18, 2009

Bir yıldız daha kaydı...

Güle güle git, nur içide yat, yıldızların hiç eksilmesin Türkan hoca...

Yalnızlık senin o konuşkan kuşun
hani hep duvarlara anlattığın
hapislerden kalma sürgünlerden.

Yalnızlık senin o konuşkan kuşun
bulutlar taşıdığın yakut sürahide
begonyalar büyüten eski alışkanlık.

Yalnızlık senin o konuşkan kuşun
kırk kapıdan geçmiş kırk kilitten.

Yaralı, dili lal, kanadı kırık
vurulmuş başında bir yokuşun.
Behçet Aysan

Mayıs 17, 2009

Lost 5. sezon final...

O siyah tşirtlü adam aslında siyah duman ve adaya düşen ölmüş insanların bedeni ile canlanarak Jacob'ı öldürüyor olabilir, bombanın patlaması ile dizinin sonu ilk sahnesi gibi uçağa binişleri ile bitebilir, ve Jacob aslında Aeron da olabilir...

İnsan üstü biri gibi görünüyordu ama belki ölebilir. Belki de o aslında Jacobs değildir. Belki geliyorlar dedikleri, yine zamanı değiştirebilecek başka birileridir.

Her şey olabilir, Lost'tan her şey beklenir.

Ama bu finalin ardından beni aylarca bekletip sonra da aklımdaki bir kaç olasılık gibi saçmasapan bir yere getirirlerse sonucu, işte o zaman gerçekten "Lost" olsunlar.

Gece olmuş 2.30 Richard'ın derdi beni gerdi...

Mayıs 16, 2009

Düm tek tek...

Yüzdüm, yedim, yattım geldim.

Şimdi mutfaktayım, bugün misafirim var Türkiye'den. Bir de Lost'u izleyemedim tabii yokluğumda. Bir elimde kepçe, bir elimde tava, gözüm bir yandan Lost'da, umurumda mı dünya?

Akşama da Eurovision partisi var evde...

Mayıs 14, 2009

Mayıs 12, 2009

Sen neymişsin be Behlül, Aaaa, aaa , aaa !!!


Ha hahaha !!! Aşk-ı memnunun hastalık şeması geldi mail olarak. Maili çözersek ortaya şöyle bir şey çıkıyor.

Behlül Bihter'e, Bihter'de Behlül'e hasta.

Ama sadece o değil. Bihter'in eniştesinin karısı yani, Bihter'in ablası, Bihter'in eniştesinin babasının hasta olduğu manken kız, yani Behlül'ün nişanlısı, Bihter'in her iki hizmetlisinin hasta olduğu şoförün hasta olduğu evin kızı Nihal, Bihter'in üvey oğlunun hasta olduğu ablasının en yakın kız arkadaşı, dizideki bilimum kızlar herkes ama herkes Behlül'e hasta.

Ah bir de o kırocan aslan yelesi saçlarını kestirse...

Mayıs 10, 2009

Özeleştiri

Ben öyle çok da iyi bir anne değilim.

Kendimi eleştirmem, teşhisimi koymam, yada yaptığım "iyi" diyebileceğim annelik vasıflarımı bir kenara atmam da önemli değil.

Önemli olan benim yeterince iyi bir anne olmadığımı düşünüyor olmam.

Eksiklerim çok...

Öncelikle sabırlı değilim. Annemin bana gösterdiği sabır yok bende.

Sonra... Belki günümüz annelerin noksanlığı bu, kendimizi annelerimiz gibi sadece çocuklarımıza adamıyoruz. Bencil bir yanımız var. Kendimizi de düşünüyoruz.

Bir de şu var tabii. Ben oğlumdan yaşından fazla şey bekliyorum. Her çocuğun birbirinden farklı olduğunu bile bile, öğretmeninin oğlum için " gifted" ama bu sebeple zor bir çocuk, diğer çocuklardan farklı beklentileri, gelişimi, ve ilgi alanları olacak dediğini hatırladığım halde.

Beklediğim gibi olmayınca sinirleniyorum ben. Oysa o zaten şahsına münhasır bir çocuk. Sözümü dinlemiyor işte. Şımarıklık dediğim şeyler onun çok önem verdiği şeyler belki de. Ama ben onun bir bebek gibi davrandığını düşünüyorum. Öğretmeninin aksine zeki değil de, saf olduğunu düşünüyorum bir nevi. Bir şey söylediğimde hemen anlamasını, onu da bırakın yapmasını bekliyorum sanki...

Oysa o bir çocuk. 5 yaşında bile değil...

Ne kadar baskı yapmamaya çalışsam da basbayağı yönetmeye çalışıyorum onu. Karışıyorum, annemin bana karıştığında ne kadar da öfkelendiğimi unutarak.

İyi ama ben ona doğru yolu öğreteceğim diye baskı yaptıkça ezilirse ya? İçine kapanık, güvensiz bir çocuk olursa? Bana bağımlı olursa?

Ya da inatçı ya, inadına başa çıkılmaz olursa?

Tamamen değiştirsem davranışımı ve bazı arkadaşlarımın yaptığı gibi kendi haline bırakırsam. Başkasının evinde diken üzerinde oturmasam da çocuktur o diyerek, dışarıda da salsam çayıra mevlam kayıra. Özgüveni olur ama başka şeyler eksik kalır mı? Benim içim rahat olur mu?

Of Allahım ne zor bir sanat çocuk büyütmek.

Nasıl davranmalı?

Ne yapsam ne etsem de bulsam orta yolunu?

Bunlar çocuğu büyüyen, büyüdükçe başa nasıl çıkacağını bilmeyen, bilmediği içinde her şeyi deneyip eline yüzüne bulaştıran, yada öyle hisseden, her zamanki gibi dengesini kaybedip herşeyi dengelemeye çalışan bir annenin biçare haykırışıdır.

Pozitif olmalı. Biraz daha sabırlı, daha anlayışlı. Belki de fazla karışmamalı, kendi haline bırakmalı, hatta kararlarına ve isteklerine bırakmalı kimi şeyleri. Daha çok dinlemeli. Daha az yorum yapmalı.

Nihayetinde o da büyüdü artık.

Bu da bana küpe olmalı...

Fotolu dip sos: Eşim uzaklardan telefon etti anneler günüm için. Ben de buradan annemi aradım. Yukarıdaki çiçekleri buradaki düşünceli arkadaşımız aldı, Kerem'e verdi bana vermesi için. Oğluş okul dönüşü benden para alıp bana çikolata aldı bu güne özel. Arkadaşım da bizi kahvaltıya aldı Törkiş kahvaltıya. Çiğ börek bile yaptı. Güzel geçti bu anneler günü. En güzeli ise kendimi eleştirip annelik adına yepyeni fikirler edinmiş olmam ki bu kendi adıma aldığım en iyi hediye oldu.

İyi ki anne olmuşum, iyi ki...



Yılın annesi kim?

Anneler

Ah anneler…

Evet hepimiz biliyoruz ki anne olunca annelerimizi daha iyi anlıyoruz. Ama yaş ve deneyim farkı ile tam anlamıyla anladığımız da söylenemez.

Biz kaç yaşımıza gelirsek gelelim onların çocugu olduğumuz için bize karışmalarının, akıl vermelerinin, nasihatlarının sonu yoktur.

Bazen deli oluruz. Ben bilmiyor muyum bunları diye geçiririz içimizden.

Ama biliriz ki, bu engel olamadıkları, içten içe dillerinni ısırıp, buna rağmen karışmaktan geri kalamadıkları bir şeydir.

Annelik budur.

Ölene kadar sorumluluk.

Gazeteler her yıl “Yılın annesi” ni seçer.

Oysa her yer yılın anneleri ile doludur. Yanınızdan geçerler düşünceli. Çocukları torunları için en güzel elmaları seçerken görürsünüz onları. Vitrinde gördükleri bie şeye takılır gözleri, çocuklarina ne kadar yakışacğını düşünerek.


Yolun yarısındayım dediğiniz yaşta bile ne yediğiniz, nasıl beslendiğiniz, yeteri kadar su içip içmediğiniz ile ilgilenirler. İstediği okula gidebilecek mi? Dersleri iyi mi? İş bulabilecek mi? İstediği gibi mi? Bu adamla evlenecek mi? Kocası ile mutlu mu? Doğum yaparken çok acı çekti mi? Çocuga nasıl bakacağını biliyor mu? Ya o çok sevdiği mesleği ne olacak?

Bitmez.

Sonu gelmez.

Bu yıl her yıl olduğu gibi, benim için yılın annesi benim annem.

Bu ödülü alması için annem olması yeterliydi aslında, ama son yıllara dönüp baktığımda öyle büyük fedakarlıklar görüyorum ki, artık biliyorum sadece benim için değil, çok fazla insan için yılın annesi o.

Anneler günün kutlu olsun anne, gelecek her günün mutlu olsun…

Anneler gününüz kutlu olsun...

Mayıs 08, 2009

Şebnem'e özel...

Bembeyaz.

Benim canım arkadaşım şimdi km lerce uzakta beyazlar içinde "evet" diyor .

Kimbilir ne şahane görünüyordur gelinliği içinde.O tarihi şehir bile böyle ışıldayan bir gelin görmemiştir.

Ama başlığın sebebi bu değil. Şebnem için söyleyebileceğim tek şey bu. Bembeyaz oluşu. O kadar iyiniyetli, o kadar düşünceli, o kadar pozitif ki.

Hani derler ya, bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim diye.

Arkadaşlarına bakınca bile anlıyorsunuz bunu. Arkadaşlarını arkadaşınız biliyorsunuz. Onlar da size kucak açıyor.

Kaç yıl oldu biz tanışalı, kaç yıl oldu sırlarımızı paylaşalı? Kaç yıldır birbirimize destek olduk? Kaç yıl sırt sırta çalıştık, çalıştığımız yerdeki kimi insanları birbirimiz için biraz olsun çekilir kıldık? Kaç yıl önce karşılıklı ağladık yine buradan km lerce ötede? Kaç kere gülmekten gözlerimizden yaş geldi?

Benim canım arkadaşım, ikoncanım, bembeyazım.

Hep mutlu ol.

Sen orada evet derken, hayat da her zaman "evet" desin sana.

Kocaman öpüyor, acilen fotoları bekliyor, ikinizi de kalpten tebrik ediyorum...

Mayıs 05, 2009

Yasak.



“Seviyoruz” dediler.

Diğerleri, “Sevemezsiniz” dedi.


Onlar birbirlerini sevmeye devam ettiler. Belki ana babalarını da ikna ettiler, eş dostu davet ettiler. Nişanlanmak istediler.

Ama diğerleri, sözlerinin dinlenmemesine çok kızdılar.

Ellerinde silahlarla gelip, eğlenen, gülen, gülümseyen insanlara kan, acı ve çığlıklar bırakıp kaçtılar.

Bir hayvan gibi.

Evet aynen bir hayvan gibi. Biz insanları hayvanlardan ayıran en önemli özelliğimiz onlar gibi içgüdülerle değil akıl ve mantığımızla hareket etmemizdir.

Ama onlar çocukmuş, bebekmiş, kadınmış, anaymış, gelin yada damatmış, düşünmediler.

Sadece karnını doyurmak için kan kokusuna hasret oraya buraya saldıran vahşi bir hayvan gibi saldırdılar.

Pişmanlık da yoktur onların içinde şimdi.

Vijdan yok.

Acı yok.

Gözyaşı yok.

Peki acaba gurur duyuyorlar mıdır kendileri ile?



Cehalet hayatta savaşmamız gerekn en büyük düşmandır bana kalırsa.

Bu olayın arkasında aradığım da cahillik benim.

O insanlar belki de yaptıkları şeyin ne kadar korkunç bir şey olduğunu bilmeden yaptılar bunu. Bunun doğruluğuna inanarak, silahların gölgesinde, şiddetle büyüdüler.

Kendisi gibi olmayanları, doğrusuna uymayanları kendisine benzetmeye bayılan cahil cühela milyonlarca insanımız gibi.

Özgürlüğün nerede başlayıp nerede bittiğini bilmeyen.

Sevgi görmemiş, bilmeyen.

Onun için parkta öpüşen gençleri tartaklayacak bir ahlak bekçisi çıkar ortaya.

Sevmeyi bilmediği için öpüşmek yasaktır onun zihninde, Sevmek, sevilmek, birbirini seven insanları görmek ayıptır.

O sebeple anlamadılar onları diğerleri:

“Seviyoruz” dediler.

Diğerleri, “Sevemezsiniz” dedi…

Mayıs 04, 2009

Geride kalanlar


Hep birşeyleri geride bırakıyoruz.

Alıştığımız yerleri,

Beğendiğimiz tatları,

Sevdiğimiz insanları...

Dünyaya gelmeden önce antlaşma yapıyor olmalıyız:

"Dünyaya geleceksin, geleceksin ama güzellikler kadar, çirkinlikler de göreceksin"

"Razıyım" diyoruz belki de.

"Fragmanı gördüm, hayat gelmeye, görmeye, acıları da çekmeye değer."

"Ama" diyorlar " Hep bir şeyleri de arkanda bırakacaksın"

Bunun ne acı olduğunu bilmeden kabul ediyoruz bir heves.

Çünkü birilerini , bir şeyleri, en fenası da o yaşarken değerini bilemediğimiz anları geride bırakmak çok acı gerçekten de.

Ben şanslıyım. Zamanında geride çok arkadaşını bırakıp zırt pırt şehir değiştirmiş biri olarak o zamanlar bana zor gelse de şimdi, bunun bana verdiği artıların değerini biliyorum. Her anı tadına vararak yaşıyorum, arkadaşlarımı kardeşim kadar severek, oğluma her fırsatta sarılarak, yediğim lezzetin tadına vararak, ve her manzarayı, o manzaradaki her rengi içime, beynime, ruhuma kazıyarak.

Buraya gelirken bir kaç can arkadaşım ağlamıştı gidiyorum diye.

Duaları kabul oldu, ve birinin de kahve falı çıktı, zamanından önce dönüyorm.

Bugün de burada kısa zamanda arkadaş olduğum biri ağladı dönüyorum diye.

Her gidişimde arkamda üzülen birilerini bıraktığım için ezilip büzülerek oturdum karşısında. Sanki suçluymuşum gibi.

Oysa hayat bizi sürüklüyor oradan oraya.

Suçsuzum...

Ps: Tattoo'm da bununla alakalı zaten. Beni çok iyi anlatacak...

Mayıs 03, 2009

...

Uzakta olunca her şey kulaktan duyma.

Kardeşim iyiymiş. Tedaviye devam. Annemin sesi iyi geliyordu. İlik için sonuç bekleniyor. 1,5 aya kadar anne babanın, 4,5 aya kadar da ilik bankaları sonucu gelecekmiş.

Trombosite çok ihtiyaç duyulmuş bu sefer. O kadar numara buldum ulaştırdım, ne yazık ki herkes arayıp sormasına rağmen trombosite pek az insan gelmiş. Onlarınki de uymamış. Ben burada bulduğum o telefon numaralarının, eski arkadaşların çok işe yaradığını zannedip, bir şeyler yapabilmenin verdiği huzurla rahatlıyordum. Meğer pek de işe yaramamış.
Arkadaşları anlayabiliyorum aslında. 3,5 saat sürüyor neredeyse trombosit işlemleri. Gün içinde olması gerekiyor. İnsanlar işini gücünü bırakamıyor. Ama o zaman biz hallederiz, gideriz, veririz demesinler. Demesinler ki ben de başka yerlere bakayım.

Ya annemler başka yerlerden bulamasaydı?

Kırıldım doğrusu. Onları anladığım halde kırıldım. Çünkü görüyorum ki onlar başlarına gelmediğinden belki de tam olarak anlayamıyorlar durumu.

Ankara'da en çok yardımcı olan bir akrabanın tanıdığı bir polis. En çok polisler geliyormuş yardıma, belki bilmeyecekler ama buradan sonsuz teşekkürler.

Bir de Ankara'ya taşınıp annemi misafir eden kuzenime, eşine, ben buradayken annemi hemen her gün arayıp yokluğumu hissettirmeyen yakın arkadaşlarıma çoook çok teşekkür etmeliyim.

Gerçekten de gerçek dostlar zor zamanlarda anlaşılıyormuş.

Geçen hafta ateşi çıkmış 3 gün, antibiyotiğe devam ediyormuş ama düşmüş şimdi ateşi.Her şey yolunda giderse bir ay sonunda belki izin verirler dinlenmesi için.

İnşallah o zaman da güzel haberleri yazarım...