Eylül 30, 2009

Çok özlüyoruz...

Onu kaybettikten 55 gün sonra , şimdi şimdi onun hakkında düşünürken, aslında o inanamazlık evresinin değil, bu kabul ediyor olma aşamasının daha acı verici olduğunu farkettim. Çok yakınlarını kaybedenler, onsuz günleri sayıyoruz derlerken onları anlayabildiğimi zannederdim, palavra ! Bedeni 55 gündür bir toprağın altında, ruhunun bulutların üzerinde olduğunu hayal etmek yaramıyor bazen, düşününce dehşet verici geliyor herşey, bugün gördüğüm, bir türlü uyanamadığım kabus gibi.

Tersine işte, hep uykum var...

Eylül 28, 2009

Yeni bir yaş...

Haftasonu doğumgünümü kutladık. Bizbize. Özel bir şey yapmadık, yapamadık, içimizden de gelmiyordu. Sabah annem aradı. Kardeşimin telefonunun alarmı ile uyanmış sabah. Ablamın doğumgünü diye not almış. Çok uzaklardan kutlamış oldu doğumgünümü. Garip...

Pino kardeşimin kedileri ne çok sevdiğinden bahsettiğim bir post sonrası bizim için kediler resmedip kargoladı. Benim için anlamı da değeri de çok büyük. Bir daha bir daha bir daha teşekkürler Pino.

En kısa zamanda fotoğrafını çekip buraya ekleyeceğim.

Vij şahane bir pasta yapmış, eşim yeni yaşımı yeni bir nazarlıklı kolye ile, sevgili arkadaşlarım da iyi dilekleri ile kutladılar. Her biri benim için çok değerli.

Canımı sıkan ise evlerin teslimatının gecikmesi oldu. Bir ay daha kolilerin içerisinde yaşayacağız. Bir taşınabilsek tek tek her detayla ilgilenip, nihayet bir düzen kuracağım ama biraz daha sabretmem lazım. Bitirebilirsem onları da fotoğraflar meraklıları için yayınlarım.

Bugün ilköğretim haftası ile yeni okulumuza resmi olarak başladık. Oğluş günlük raporu ile geldi, hepsi pek iyi.

Yeni yaşımdan ilk haberler bu kadar...

Eylül 25, 2009

Siz siz olun yunus gösterilerine gitmeyin...

Bu yaz yapacaklarım listesinde ilk sırada dövme ikinci sırada yunuslarla yüzme deneyimi geliyordu. Malum acımız büyüktü bir şeyi görmedi gözüm.

Geçtiğimiz senelerde oğluşu alıp bir yunus gösterisine gitmiş ve çok sevmiştik. Sonrasında bir kaç arkadaşımın facebook da yunuslarla yüzerken çekilmiş resimlerini görmüştüm, çok hoşuma gitmişti.

Taa ki,

Hürriyet'te okuduğum belgeselci Savaş Karakaş' la yapılan bir ropörtajı okuyana kadar.

O haberden sonra tüm fikrim değiişti. Bırakın gidip yüzmeyi izlemeye dahi gitmem bile bile. Gazetelerde çıkan "ünlü bilmemkim yine yeniden yunuslarla", haberlerini de üzüntü ile okuyorum artık. Onların bu haberi duymadıklarını varsayıyorum, aksi taktirde vicdansız olmaları lazım.

Bu sebeple de duyurmayı borç bilirim.

Bu sefer link vermeyeceğim çünkü okunmadan geçilmesini istemiyorum, mutlaka okuyun...

Savaş Karakaş bu yunusların balıkçılar tarafından avlanmalarından kamyonlara, koyteynırlara tıkılıp taşınmalarına kadar yaşadıklarını anlattı:

Türk karasularında deniz memelileri korunduğu için yunus avı yasak. Bu nedenle yunuslar göç yolu olarak kullandıkları Japonya açıklarındaki Taiji Adası’nda yakalanıp, Türkiye’ye getiriliyor. Japon balıkçılar, denize indirdikleri dev çubuklara vurararak ses duvarı oluşturup, yunusları karaya doğru sürüklüyor. Üzerine ağ atıldığında 300’e yakın yunus bu ağa takılıyor. Daha sonra yunus merkezlerinin sahipleri ya da eğitmenler suya girerek istedikleri boyuttaki özellikle dişi yunusları, köle pazarından seçer gibi seçiyor. Dişi yunuslar daha uyumlu ve erkek yunuslara göre daha az saldırgan olduğundan tercih ediliyor. Geri kalanlar da denize bırakılmak yerine, mezbahalara gönderilip, et olarak piyasaya sürülüyor.

Gösteri merkezlerine gittiğinizde kanadı çizik, yüzgeci yamuk yunuslar görürseniz, hangi şartlarda oraya geldiğini de anlarsınız. Yunuslar bu av esnasında ağla mücadele ederken yaralanıyor, kiminin yüzgeci yamuluyor. Çok zeki ve aynaya baktıklarında bile kendini tanıyan hayvanlar oldukları için, suyun içinde seçilme sürecinde yaşadıkları sıkıntılar büyük travmaya yol açıyor. Çünkü eğitmenler o olmasın bu olsun diyerek sürekli karar değiştirdikleri için ağa takılan yunuslar arasında büyük mücadele oluyor. Hayvanlar bu korkuları asla unutmuyor.

Sudan çıkarıldıktan sonra kamyonlarla özel kargo uçaklarına taşınıyorlar. Bu uçaklarda hareket edemedikleri içi sulu dolu, dar bir konteynıra koyuluyorlar ve çok uzun, stresli bir yolculuk başlıyor. Yolculuğun stresini ve yorgunluğunu atlatabilen çok az yunus var. Ölüm oranları çok yüksek. Sağ salim vardıklarında da, uzun süre gümrükte bekliyorlar. Koruma altında olduklarından bürokrasileri epey sürüyor.

2008 yılında, yine böyle bir av sonrasında 12 yunus Türkiye’ye getirildi. Bu av sırasında yakalanan yunuslara 28 bin dolar ile 158 bin dolar arasında para ödendi. Faturalarda 12 yunus için toplam 1 milyon 848 bin dolar ödendiği açıkça görülüyor. Sonra bakıldı ki, yunus satın almak için yurtdışına büyük döviz gidiyor, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, sadece 30 yunus için “yakalanabilir” izni verdi. Yunusları korumak için uluslararası anlaşmalara imza atmamıza rağmen, bilimsel araştırma için deyip kılıfına uyduruldu. 27 yunus yakalandı, ancak 28’incide av şartlarından dolayı yunus boğulunca, zaten bu olayı pür dikkat izleyen yurtdışındaki yunusları koruma dernekleri ayağa kalktı ve sayı 30’a tamamlanamadan av bitti.

Türkiye’ye getirilen yunuslar, Avrupa’dan farklı olarak beton zeminlere doldurulmuş havuzlarda muhafaza ediliyor. Bu onlar için oldukça zararlı. Çünkü yunuslar sonar dalgalarıyla yönlerini buluyor ve onları beton zemine koyduğunuzda, kendi sonar dalgasının sesinden o kadar rahatsız oluyor ki, artık o sistemi çalıştırmayıp kapatıyor.

Yunuslar denizlerde asla ölü balık yemez. Ama gösteri havuzu eğitimi sırasında ölü balık yemeye zorlanıyorlar. Bütün yunuslar ilk aşamada ölü balık yemeyi reddediyor. Açlıktan yemek zorunda kaldıklarında da kusuyorlar. Çaresiz kalınca, gösterilen numaraları yaptıktan sonra ölü balıkları yemek zorunda kalıyorlar. Siz yunusla yüzdüğünüzde onun bundan büyük zevk aldığını düşünebilirsiniz ama aslında onun bütün derdi, turu tamamlayıp kovadaki balıklardan birinin kendisine verilmesidir.

Yunus gösteri merkezi alanında İspanya, Rusya ve Türkiye lider. Avrupa, gösteri yunuslarıyla ilgili ikiye bölünmüş durumda. Mesela İngiltere, seneler önce “Yunuslar pet değildir” diyerek bu merkezleri kapattı. Vahşi hayvanların hiçbiri tabiatlarından koparılmamalı.
Bugüne kadar o havuzlara gidenler madalyonun bir yüzünü gördüler. Şimdi de öbür yüzünü görsünler. Herkes yunusların o silinmez gülümsemesine kanıyor. Ama onlar ölürken de gülümsüyor zaten. Boğaz bir numaralı yunus gözlem yeri. Çocuklarınıza illa yunus gösterecekseniz Kadıköy-Karaköy vapuruna binin 1.5 liraya yunusları doğal ortamında gösterin.

Savaş Karakaş’ın bu belgeseli çekerken en büyük destekçisi 80’lerin meşhur dizisi Flipper’daki yunusu eğiten Richard O’Barry oldu. O’Barry bir deniz memelisi uzmanı ve eğitmen. 10 yıl boyunca Flipper’ı bir film yıldızı yapmak için büyük emek verdi ama Flipper onun kollarında intihar edince o günden sonra, diziden kazandığı büyük serveti, bu kez yunusları korumaya harcadı. Yunuslar çok mutsuz olduklarında bilinçli olarak soluk almayı bırakıp intihar edebiliyorlar.

Eylül 24, 2009

Can Dündar’ın fırtınalar koparan belgesellerinden değil, fırtınalar koparan fotoğrafından açıldı konu.

Fotoğrafa bakarsak, liseli aşıklar gibi uzaktan uzağa hoş bir öpücük.

Ama kahramanlardan birine bakarsak, Can Dündar.

Haber olan haberci.

Bir erkek.

Erkeğin elinin kiri diye düşünenlerdenseniz anlayışla karşılayabilirsiniz belki.

18 yıllık evli.

Eşi belki bunu geçici bir heves olarak görebilir, antropoza girdi geçecek diyebilir, veya sineye çekebilir, Ya da bir kalemde silip atabilir.Bu onun bilebileceği bir şey.

Bir çocuk babası.

Hmmm. Şimdi durun orada…

Ne yazık ki erkeklerin eşlerinden boşandıkları anda çocuklarını da boşadığı bir dünyada yaşıyoruz. Her ne kadar ben öyle bir baba değilim diyenler çıkacak olursa da çocukları her daim yanlarında değilse, babalık biraz da şam babalığından öteye geçemiyor.

Ama anne babası bir ayrılıp bir barışan arkadaşım da bana , keşke ayrılsalar da evde huzur olsa demişti bir gün, hiç kulağımdan gitmedi o söz.

Huzursuz bir evde büyüyen çocukta oluşan yaraları, boşanmış ailelerin çocuklarında oluşabilecek yaraları, anne yada babası bir aldatma hikayesine kahraman olmuşsa bunu bilen çocuklarda oluşabilecek yaraları tedavi edebilmek kolay olmasa gerek.

Şimdi evlilik moda gibi. Herkes evleniyor, canı sıkılırsa boşanıyor. Sadece geçtiğimiz bir iki ay içinde kulağıma çevremden bir kaç kişiden boşanma haberi geldi. Hepsini de kocası aldattı. Tek celsede boşandılar. Biri bir iş arkadaşımın kardeşi. Gazeteler de yazdı çizdi hatta, en yakın arkadaşı ile aldatıldı diye. Biri eskilerden bir arkadaş, kendini evliliğine adamış biriydi. Bir diğeri siyasi bir ismin siyasetle ilgilenen oğlu. Bir aktristle aldattı eşini. Yakında onlar da düşer gazetelere.

Evlilikler sadece erkeklerin aldatma haberleri ile bitiyor demiyorum. Belki tesadüf tüm bunlar.

Belki de kadınların artık aldatmaları sineye çekmediklerinin bir kanıtı.

Evlilik kolay bir şey değil. Sonsuza dek sadakat sözü vermek, o insanı her haliyle kabullenebilmek, o insandan bir çocuk yaparak o çocuğun sonuna kadar sorumluluğunu alabilmek çocuk oyuncağı olmasa gerek.

O sebeple çocuk yapmadan önce bir kez değil, bin kez düşünmek gerek.

Öte yandan bir çocuk varsa kör topal yürüyen bir ilişkiyi iteleyerek ilerletmeye çalışmak da doğru olmasa gerek.

Bu sebeple köşe yazarlarının günlerdir Can Dündar hakkında yazdıklarına gülüp geçiyorum. Kimi eline koz geçmiş yerden yere vuruyor, kimi kendine güvenemiyor olacak ki, aşk bu, bizim de başımıza gelebilir, insanlık hali gibi bahanelerle onu savunuyor.

Biz unutabiliriz Can Dündar’ın kaçamağını.

Karısı gün gelir unutur belki.

Ama çocuklar,

Unutmaz…

Eylül 23, 2009

Muhteşem hayat hikayeleri

Ben harikayım. Hayatım da harika. Of nasıl anlatsam bilemiyorum, öylesine muhteşem ki. Çok iyi biriyim ben. Herkese canım cicim dememden belli değil mi? Her zaman gülümserim. Hiç bir derdim tasam yok. Gencim, güzelim, bakımlıyım. Harika bir yerde oturuyorum. Harika arkadaşlarım var. Zaten herkesle ilişkilerim harika. Her hafta alışverişe çıkarım. Aslında elimden tasarım da gelir, bakın ben ne yaparsam harika olur. Şahane giyinirim zaten, bakın bu giydiklerimden de belli olmuyor mu? Kocam harikadır, canım benim. Aman bir yakışıklı bir akıllı, bir havalı ve parantez içinde paralı. Çocuklarım desen eşi bulunmaz. Hem güzeller hem akıllı. Haaa, ben de akıllıyım tabii, bana çekmişler, gerçi kocam da çok akıllı, ona da çekmişler. Aşığız biz bu arada. Şahane bir işim var.Olmasa da yaratırım ben kendime iş. Evimi dekore ederim şöyle şöyle. Bilmemnereden alırım şunları, aman şu açılan yeni shopping de şahane bu arada. Kızlarla orada buluşup kikirdiyoruz zaman bulabildikçe. Çok meşgulüz biz. Ama birbirimize zaman ayırırız. Aaaa bak şu fotoğrafımızı gördünüz mü, bu da bilmemneredeki halim. Nasılım ama?

:)

Keyifli değil mi?

Bunları okumak yani.

Ne o? Böyle yazanlara sinir olanlardan mısınız yoksa sizde?

Ben değilim, Hatta şimdi yazarken farkettim ki, süper bir şeymiş, hepsi ( Dikkatinizi çekerim, hemen sardı beni zevki, hiçbiri demiyorum ) gerçek olmasa da öyleymiş gibi yazması da zevkliymiş.

Ben sinir olmuyorum.

Hayatın pembe bir Barbie senaryosundan ibaret olmadığını öğrenecek kadar büyüdüm çünkü. Hiç bir hayatın mükemmel olmadığını biliyorum.

Eeee. Biz de biliyoruz. O sebeple sinir oluyoruz zaten mi diyorsunuz?

Olabilir. O zaman sinir olacak bir şey yok işte. Psikoloji de ne deniyordu buna? Yadsıma mı? Bu konuda cehaletimi affedin, liseden beri psikoloji hakkında pek bir şey okumadım.

Ben nasıl günlük blogumda genellikle eleştirdiğim konulara yer veriyorsam, kimi insanlar da sadece onları mutlu eden şeyler, ki bunlar kimi zaman gerçek, kimi zaman hayatlarından belki abartılmış bir detay, yada bilemeyiz ya, belki de bir kurmaca olsa da.

İnsanlar benim gibileri değil onları okumaktan zevk alacaktır.

Ben bile bazen okurken yazılanlardan hoşlanıyorum. Tamam itiraf ediyorum, abartanlara okurken çok gülüyoruz ama bunun neresi kötü, gülüyor eğleniyoruz işte.

Hayatta o kadar can sıkıcı şey var ki, benim yazdığım bir eleştiri yada duyuruyu okuyacağına yüzeysel şeylerden bahsedip, basit konularla kafasını boşaltmak isteyen haklı bulduğum insanlar da sayıca çok. Hükümetin bir uygulaması hakkında bir makale okuyacağına, yeni çıkan rujun rengini bir forumda tartışmak daha çok hitap edebilir kimilerine.

Aman yanlış anlaşılmak istemem. Kimseyi yermek değil amacım. Tam tersine anladığımı söylemek istiyorum. İnsanların zevkleri ve seçimleri birbirinden farklıdır. Tabii ki gönül ister ki herkese biraz daha farkındalık versin Allah, kendisiyle ve çevresiyle ilgili ama bunun için sanırım mucize beklememiz gerek, Musa ’nın denizi ayırması gibi hem de. :)

Her neyse, ister bloglarda, ister köşe yazarlarının bir blog gibi tuttuğu büyük gazetelerin köşelerinde olsun, bu muhteşem hayat hikayelerini arkadaşlarımın aksine keyifle okuduğumu yazmak istedim. Boşuna sinir olmayın, herkes seçimleri ile, yazdıkları ile, yazdıklarını yazım tarzı ile belli eder kendini. Ya gülüp geçin, ya okuyun çerezlik, ya da kapatıp gidin hoşlanmıyorsanız. Ama sinirlenmeyin, bence biraz uzaklaşmak için ihtiyacımız var onlara.

Ben, büyük bir gazetenin köşesinde 70 milyonun onda sıfır nokta üçüne hitap eden bir yazarın nereye gittiğini, nerede ne hatlar işlendiğini, bilmemkimlerle ne yediğini , nerelerde neyi neredeyse bir işçinin bir haftalık maaşına denk gelen meblağ ile makul bulduğunu, ne kadar mükemmel hayatları olduğunu ara sıra okumaktan zevk alsam da, onun yerinde olmak istemezdim. Tamam insanlar kendilerinden farklı olan hayatları okumak isterler, paparazziler bunun için var ama kardeşim kendini daha ne kadar allayıp pullayıp yıldız kılığına sokacaksın ki? Çünkü senin yaptığının blog tutmaktan farkı yok. Benzer şeyleri yazan, kendisini yıldız zanneden o kadar çok insan var ki bilgisayarın diğer ucunda, belki de blogların başında.

Ben mi?

Ben sadeec günlük tutan , kendisi, geçmişi, gelecek planları satır aralarında gizli, yazmayı çok seven, suya sabuna dokunmazsa kendisini huzursuz hisseden, yazıyorsa bir amacı olması gerektiğini düşünen, ruh haline göre kimi zaman buraya neşesini, kimi zaman hüzününü aktarmaya çalışan, herkes gibi mutlulukları, kahkahaları, hayalleri, tartışmaları, hüznü, gözyaşları, huzursuzlukları, korkuları olan herhangi biriyim.

Aramızda kalsın bazen çok (can ) sıkıcıyım :)

Eylül 19, 2009

Var mısın, yok musun?

Anıl yok bu bayram. Küçük Dila'da yok. Sorumluları cenazede yok. zaten içlerinde en ufak bir huzursuzluk da yok. Münevver yok. Katiline hizmette kusur yok. Sorgu sual yok. İnsanlarda para yok. Ama öyle saf ve iyiniyetliler ki isyan da yok. Hayata gülümseyerek bakmaya çalışıyorum ama içimde en ufak bir huzur yok.

Bu bayramın yoklukları yok etmesini, herkese huzur, mutluluk, refah getirmesini dilerim.

Bir tek ümit var...

Eylül 17, 2009

Gerildim...

Dün Anıl'ın kırkıydı. Bu sefer isteği üzerine duası teyzemin evindeydi. Eş dost yalnız bırakmadı. Bir de okumak için bir komşumuzun arkadaşı geldi. Ağzına sağlık okudu, Allah kabul etsin ama arkasından gelen o bildik ses tonu ile karşısındaki salak yerine koyan cümlelerle yapmaya çalıştığı sohbet beni her zamanki gibi gerdi.

Hani saçımız başımız açık diye o kadar eminler ki dinimizi bilmediğimize, bana hala bilmemkimin iyilik yap iyilik gör hikayesini, aç doyurmanın faydasını veya dürüstlüğü anlatıyorlar.

Şeker kızım, benim senin yaşın kadar ( Biraz abarttım ama), annemin teyzemin veya oradaki hanımların da yaşının 3 katı kadar hayat deneyimi var. Senin her evde pikap takmış gibi söylediğin cümleleri biz zaten biliyor ve uyguluyoruz. Başımızdakilerin güttüğü koyunlar gibi gün yüzünü yeni görmedik ki senin söyleyeceklerini ağzımız beş karış açık dinleyelim.

Neyse...

Dün gece de facebook da Amerikalı bir arkadaşın bir bağlantısının altına yapılan yorumlar üzerine bir gerildim. Tatlı tatlı lafımı yazdım, anlayan anladı. Ama bir fanatiğe lafımı oturtmadan uyuyamadım. Hala bir takım idiotlara Türklerin Arap olmadığını anlatmamız ne acı. Bu kadar güçlü bir geçmişimiz var, karışmış olmamıza rağmen bu kadar Türkleşmiş bir milletin hala Arap ülkesi zannedilmesine katkıda bulunan ve bulunmaya devam edenlere teessüflerimi bildiririm. Bizim Araplara değil esas onların bizim ırkımıza ve tarihimize özenmesi lazım.

Bu arada Kürt yada Ermeni açılımı ile önyargıları yıkacağınızı zannediyorsanız yanılıyorsunuz, rahat bırakın da kardeş kardeş yaşayalım, asıl barışı o getirir. Benim Laz da, Kürt de, Ermeni de arkadaşlarım var, ve fanatiklerinden onlar da son derece rahatsızlar, aynen benim aşırı milliyetçilerden rahatsız olduğum gibi.

Kardeşçe yaşayabiliyoruz biz ama bunu anlatabilmek dert. Dün gece tarihi politikalarımızı anlatmaya çalışırken şimdiki politikamızın beni ne kadar zorladığını anlatamam. Ben seçmedim onları, benim bir suçum yok diyemiyorsun ki. İnsanın politikasını savunamaması geçmiş gururlarının arkasına saklanması ve haklı olduğu halde buradaki yaşananların mantığını anlayamadığından karşısındakine anlatırken zorlanması oldukça zor.

Son yazdıklarımdan sonra çocuğun verebileceği bir cvp kalmadı tabii, eveledi geveledi ben de huzurla uyumaya gittim zafer kazanmış gibi.

Oysa dışarıda onun gibi düşünen milyonlarcası var.

Sabah baktım arkadaş bağlantıya bir cvp yazıp silmiş. Bana da o arkadaşı adına bir özür mektubu göndermiş.

Başka...

Okullar açıldı ya, dün gece bir arkadaşımın telefonu üzerine de gerildim. Oğlu da oğlumun arkadaşı. İlkokul bire başladı. Biz dün okula gidemediğimizden sordum nasıl geçti diye. İyi değil dedi, almaya gittiğinde bir top için sınıfından bir çocuk bunun kolunu ısırmış, ama ne ısırmak kan çıkana kadar. Koparmak üzere yani. Arkadaşım şok olmuş orada. Annesi özür dilemiş falan. Benim anlamadığım genellikle 2-3 yaş çocuklarının gösterdiği ısırma tepkisini 7 yaşındaki oğlun uygulayana kadar nerdeydin ? İnsanların çocuklarında bir sorun varsa bunu kabullenememelerini anlayamıyorum. Her şeyin bir çözümü var, neyi bekliyorsunuz, yarın başka bir çocuğun gözüne kalem sokmasını mı? Bizim çocuklarımız niçin başkalarına bir tekme yada tokat dahi vurmuyorlar? Yarın bir gün oğluşun başına da gelir mi bunlar, offf okul işi ne problemmiş, gerçekten de büyüdükçe artıyormuş dertleri tasaları endişeleri... diye düşünürken uyumuşum.

Çocuklarınıza vereceğiniz özgürlüğün şımarıklık boyutuna geçmesine izin vermeyin lütfen...

Geçtiğimiz günlerde bir anahaberin sonunda spiker, bugün size tek bir iyi haber bile veremedik özür dileriz, dedi.

Bugün benim de yok, mazeretim var asabiyim ben...

Eylül 14, 2009

Okul mu banka mı?

Bugün oğluşun anasınıfında ilk günüydü. Beni neden erkenden aldın diye söylendi öğlen gittiğimde. Okul ücreti için gidip bankada hesap açtırdım, bin tane yere imza attım. Ne o? Okul ücreti ödeyeceğiz diye kağıt israfına bak. Selin bir diğer sorumlusu bankalar, bu kadar kağıt kullanıp, ağaç katletmeye verdikleri destekten dolayı...

Okuldan bir liste verdiler almamız için. Orada yazılı olan malzemeleri ne zaman kullanacaklar merak ediyorum doğrusu. Kağıt, yapıştırıcı vb ya verdiğim para 100 küsürü geçti daha ilk günden. Anlamadığım o koca paket A4 ü ne yapacak oğluş. Listedeki her şey kırtasiyeden bulunuyor diye herşeyi bulabileceğim bir kırtasiyeye attım kendimi. Bayağı bir kazıklandım sanırım. Özellikle de Play Doh'larda. Tavsiye ederim kırtasiyede de internetten alışveriş daha hesaplı ve kolaymış meğerse. Bunlara sonra İngiltere'den gelecek kitapları ve üniformaları da eklenecek. Hadi bakalım...

Yarın da servisi ödemem lazım. Bugünlerde bankamatik gibi hissediyorum kendimi. Gak diyorlar para veriyorum, guk diyorlar para...

Eylül 13, 2009

Bülentciğimle ev dekorasyonu

Şu an bu fotoğrafın yerinde seçtiğim bir dekorasyon örneği durmalıydı. Oysa meşhur kararsızlığım onu da yapma şansı bırakmadı. Ama neyse ki divanın bu fotoğrafını görme şansına eriştim. Her gün tüm dekorasyon fikirlerini gözden geçirmiyormuşum gibi, bugün de saatlerce bilgisayara kilitlenince, Türk kahvesi, Eti stciks naneli ve böyle "şahanenteresan" fotoğraflar keyfimi yerine getiriyor.

Son durum şudur: Büyük koltuk kahve kadife olacak, tek kişilikler bej, oturma odasını- nedense bizler 30 küsür mt karelik bu alanlara salon diyoruz ve hatta halkımızın hala çoğu burayı misafirden misafire kullanıyor- yemek masasından ayırmak için yanık oranj bir puf yaptırılacak. Yanık oranj da dahil olmak üzere güneş renklerinden obje ve kırlentler seçilecek. Salonda doğal renklerin ve güneş renklerinin karışımından hoşlandığımı farkettim. Ve hatta her odanın banyonun ve mutfağın doğal tonlarla kombinlenen kendine ait bir renk hikayesi olacak. Sandalyeler bej deri. Perdeyi ve avizeyi yenilemeyi taşınma sonrasına bırakacağım. Bu arada halı düşmanı ben ilk kez evime bir halı aldım. Krem rengi üzerine kahve tonları ile hafif düzenli daireleri var. Düz renk tüylülerden alacaktım ama bir de baktım bagajda bununla eve dönüyoruz. Bu arada salonun pencere karşısındaki boş duvara farklı bir duvar kağıdı arıyorum. Dev yuvarlak aynalarla da mekanı ve ışığı arttırmayı planlıyorum. Fransız balkona da gerçeğe çok yakın çiçekler satan bir yer buldum, oradan farklı güneş renklerinde saksı çiçekleri almak istiyorum, arada canlı yeşilliklerle.

Haftaya Ikea yapacağım, bir kaç şey var almam gereken, evden eşyaları atıyor olmamın sadece yenilemekle alakası yok, eve fazla eşya sokmak istemediğimden bir çok beğendiğim şeyi de almayacağım.
Diğerlerini de gelecek günlerde anlatırım,şimdilik bu kadar...

Eylül 11, 2009

Vampir serisi 4

Klasik sıkıcı bir teen filmi mi, yoksa diğerleri ile yarışabilir mi göreceğiz.Şimdilik Eh işte diyebilirim, 10 eylülde tv de, izledikten sonra fikirlerimi söylerim...

Felaketin ardından gülmek bize yakışmazdı ama...

Güldüm güldüm güldüm. Sabah neşem ondan geldi.Çok yaşa e mi Melih bey.

Aşkı memnu da değiliz hala. O konuyu geçtik.

Geçtiğimiz yılarda susuzluk çeken Ankara'lılara başka şehirlerdeki akrabalarınızın yanına gidin diyerek akıl veren ve bu verdiği akılla da beni hayran bırakan beyefendiden bahsediyorum.

Hani herkesin bir yerlerde akrabası var ya. Herkes 2-3 kişilik aile. Nereye gitseler ağırlanırlar. İşleri güçleri de yok. Atlarlar arabalarına yazlıklarına, eş dostlarına giderler. Susuzluk sorunu yok olur. Sussuzluğun tek sebebi de yağmur yağmamasıydı zaten. Mevlam yağmur vermediğine pişmandır bize, ne zeki çözümler ürettiğimizi görünce.

Şimdi de, hani yağmur geliyor ya Ankara'ya, sonradan mesuliyet almamak adına yine zekice bir açıklama gelmiş.

Üst katlara çıkın demiş.

Hani dere yataklarına yapılanlar triplex villa ya. Gecekondu falan da yok elhamdülillah. Herkes ya üst kat komşularına çıkacak, yada evlerinin üst katlarına.

Valla hayranım.

Melih beye. Espri yeteneğine. Pratik zekasına. Yönetim gücüne. Ankara'lılara da. Ankaralı'ların zekasına. Bu yönetime ve yönetimlerine duydukları derin bağlılığa.

Ben şahsen bir dahaki seçimlerde Melih bey'in İstanbul belediye başkanı olmasını istiyorum. Bize de bu yönetim yakışır. Görüyoruz işte aşağısı kurtarmıyor.

Boğuluyoruz !!!

Dip not: Bu konu hakkında bir kaç gün önce yazdıklarım bir bir çıkmıyor mu? Tarih tekerrürden ibaret. Kimsenin suçu yok...

Bildim !!!

-Annesi gördü.

-Hayır hayır Matmazel gördü.

-Nihal'in görmediği kesin. Soğukkanlı duramazdı.

-Ama romanın aslında Nihal öğrenmiyor muydu?

Ben size söylemiştim kızlar. Dediğim çıktı işte.

Beşir gördüüü !!!

Arap dünyasında Türk kadınlarını adeta birer Nataşa gibi algılatan dizilerimize son örnek oldu Aşkı Memnu. Ne yazık ki gerçek bu. Oralarda sanırım bu algılamanın sınırları zaten oldukça dar. Yani süslenip sokağa çıkmak da yeterli olabilir kimi yerlerde. Geçen sene ecnebiyadayken Arap bir komşumuz şaşkındı izlediği Türk dizilerinden sonra. Duymuşsunuzdur Arap kanallarında furya bizim diziler. Hem cık cık cık yapıyor, hem de bir yandan özeniyorlar ki izliyor, izlemeye de doyamıyorlar. Bir zamanlar Brezilya dizileri bizde neyse o. Türk kadınlarını her daim şık, bakımlı, relax buluyorlar dizilere bakıp. Bir gün de bana herkes öyle büyük boğaz kenarındaki evlerde mi yaşıyor diye sormuştu. Evet dedim, tabii ki. Gülmekten gözlerimden yaş gelmişti.

Anlayacağınız çok ciddiye alıyorlar bizim senaryoları. Bihter'le Behlül'ün aşkı da gösterilmeye başladıysa orada vay halimize.

Neyse konu neydi?

Beşir !!!

Eylül 10, 2009

İnanılmaz !!!

Sizce de inanılmaz değil mi?

Uzakdoğuda fakirlik sınırlarında bir ülkede olsa tamam. Ama ya Avrupa birliğine vitrin olan bir büyükşehirde?

Bir büyük şehirde selden 30 kişi ölür, daha onlarcası kaybolur mu?

Avrupa'da büyük şehirlerde sel olmuyor mu? Doğa ana oraları hiç vurmuyor mu? Vuuryor. Daha geçtiğimiz senelerde Avrupayı seller götürmedi mi?

Orada da insanlar öldü. Hatta ölü sayısı İstanbul sel felaketinin ölü sayısına yakındı. Ama Tüm Avrupa'da. Sadece bir ülkede değil. Sadece bir şehir de değil. Hele bir büyükşehir de hiç değil.

Çünkü orada şehirleşme var.

Biz de yok.

Başkan suçu doğa anaya atmış dün de:

“Bu insanoğlunun geçmişten bugüne kadar doğayı çevreyi hoyratça kullanmanın faturası. Amerika’daki sel baskınları, uzakdoğudaki sel baskınları, Avrupa’daki sel baskınları, bu dünyanın her tarafını yokluyor. Buzullar erimeye başladı ekolojik kıyametten bahsediliyor, iklim değişiklikleri ciddi anlamda sinyallerini veriyor. Şu anda İstanbul ve Türkiye sonbahar mevsiminin yağış dönemine girdiği bir süreçte 80 yılın yağışlarının en güçlüsü bir saat içinde oluyorsa bununla baş etmek mümkün değil.”

demiş.

Az kaldı dediğim gibi, yakındır birilerinin çıkıp kadere de suç atması.

Son olarak gelin Avrupa'daki sellere bakalım.

İtalya'nın güneyinde meydana gelen sel felaketinde 5 kişinin öldüğü, 2 kişinin de kaybolduğu bildirildi. Sivil savunma teşkilatı şefi Guido Bertolaso, afet bölgesine gitmeden önce yaptığı açıklamada dün gece 3 saat yağan yağmurun Puglia'da 1 sene içinde meydana gelen yağıştan fazla olduğunu kaydetti.

Romanya’nın genelinde etkili olan sağanak yağış, birçok bölgede sel baskınlarına yol açtı. Şiddetli yağışlarda binlerce ev tahrip olurken, çiftlikler ve tarım arazileri hasar gördü. Onlarca köy ve kasabanın sular altında kaldığı ülkenin orta kesiminde, en az bir kişinin sel baskınlarında öldüğü bildirildi. Çok sayıda otoyol ulaşıma kapanırken, bazı bölgelere elekrik ve gaz verilemiyor.

İspanya'nın doğusunda Valencia yakınlarında sel sularına kapılan bir İngiliz anneyle kızı öldü.47 yaşındaki anneyle 14 yaşındaki kızının, dün akşam L'Olleria'da dereden karşıya geçmek isterken sel sularına kapıldıkları kaydedildi. Cesetler ancak bu sabah bulundu.Sel dolayısıyla Valencia'da yollar, tüneller, evlerin bodrumları su altında kalırken kara ve demir yolu ulaşımı kesildi. Valencia, Gandia ve Sagunto limanları da kapandı

Almanya`nın sahil kenti Nachterstedt`da deniz kıyısında kayma meydana gelince sahildeki bazı evler çöktü.Bölgedeki 7 ev, bir kaç santimetre ile faciadan kurtulurken, olayda 3 kişi kayboldu. Sahil bölgesindeki 350 metrelik kara parçası üzerindeki evler denize karıştı.

Türkiye'nin en büyük şehri olan İstanbul'da şiddetli yağışlar sonucu sadece bir kaç ilçede 30 kişi öldü, 10 a yakın da kayıp var.

Ah doğa ana na'aptın???

Eylül 09, 2009

Son dakika.

Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi suçlu bulundu. Belediye başkanımıza göre bunun sorumlusu İSTANBUL'lunun SORUMSUZLUĞUYMUŞ!!!

Yani alt yapı süper, bilinçsiz yapılanma yok, dere yatakları yerli yerinde. Orası burası imarsız yada imarsız olması gereken yapılarla dolu değil. Gazeteler de ölü sayısını abartıyor zaten. Arabalarda mahsur kalanlar yok, fabrikaların yağmalandığı da külliyen yalan.

Gelişmiş ve gururlu bir ülkede bir başkan ne yapardı sanıyorsunuz?




Tabii ki sorumluyu bulurdu.

İstanbullu...

Bu yazının başlığı ne olmalı?

"Dünyanın içine ettik, intikamı acı oldu !"

yada,

"Cehaletin sonucu felaket getirdi. "

"Rant hırsıyla dağ taş ev oldu, kesilen ağaçlar öcünü aldı. "

diyebilirler.

"Ağaçları kesmenin, denizleri doldurmanın sonucu mu? "

diye sorabilirler.

Şöyle de diyebilirler:

"Altyapısız metropol !!! "

Sorabilirler:

"İstanbul nasıl yönetiliyor??? "

Anlayacağınız herkes birbirini suçlayacak. Kimse suçu üzerine almayacak. Depremde kağıt gibi yıkılan evleri yapan da doğa anaymış gibi depremin sonucunu kadere bağlamıştık. Görün bakın bunu da ona bağlayacaklar.

Herkes sütten çıkmış ak kaşık hayatına devam edecek.

Olan kaybolup giden canlara olacak.

Başlıklar her şeyi anlatmıyor mu? Ya da Tv da gördüğümüz dünya metropolü İstanbul'un dünyaya açılan kapısı olan havaalanı yolunun içler acısı hali?

Bu başlıkların altına bir yazı yazmaya gerek yok...

Not: Çocukları gözü önünde sele kapılan adaşımla kalbim. Biri salim bulunmuş, duacıyım Dila'da bulunacak.

Dip not: İstanbul'da bir de beklenen deprem olsa ne olacak acaba?

Dip sos: Bir şey değişecek mi? Hiç sanmıyorum. Yine ağaçlar kesilecek, yerine evler kondurulacak, sonra nasılsa imarları çıkacak, oraları da er geç sel götürecek, insanlar isyan edecek, yine herkes birbirini suçlayacak, yine kadere atılacak, yine herkes kendini aklayacak,yine olan kayıp giden canlara olacak.

Bu felaketten sonra akıllanıp bilinçleneceğimizi, çevreci olacağımızı sanmıyorsunuz değil mi?

Eylül 08, 2009

Yorum

Ben eski blogcuyum diyen bir çok insandan daha uzun zamandır blog tutuyorum. Hal böyle olunca az çok insanların yazım şeklinden karakter tahlili yapabiliyorum. Buradan tanışıp arkadaş olduğum harikulade insanlar olduğu gibi, beni sırf üzmek için buraya bir şeyler karalayan insanlar da oldu. Bir yerden sonra beni pek bir şey şaşırtmıyor.

Nerden mi geldik bu konuya? Bir arkadaşım söyledi, izlediği bloglardan birinde hararetli tartışmalar çıkmış. Olabilir. Herkes aynı fikirde değil ki. Önemli olan empati yapabilmek, biraz olsun sempati duyabilmek. İnsanları dinleyebilmek.

Az ve öz blog okuyorum, bazen bir anda bir çok blogu dolaşıyorum, ama uzun zamandır hiç kimseye bir tek yorum yazmıyorum.

Oraya da yazmadım.

Ama yazabilseydim, haklısın demek isterdim. Düşündüklerinde haklısın belki ama blogger olmak da istediğin konuda istediğini insanlarla paylaşabilmek değil mi?

Kişisel bir günlükse bir gün bir problemini yazarsın oraya, bir gün izlediğin bir filmi eleştirirsin, bir gün sadece bir resim koyarsın 10 paragrafa bedel.

Ne akımlar geldi geçti bloglarda. Bu da geçecek. Eski blog zamanlarını özlüyorsun ama zaten zamanla yaratıcı olanlar seçilecek. Herkesin bir hikayesi var. Herkes kendisini farklı ifade ediyor. Ve herkes farklı bir ruhunu paylaşabiliyor burada. Belki de o bahsettiklerin kendilerini alışverişleri ile, giyimleri ve gezdikleri yerlerle ifade edebiliyor. Belki sadece hayatlarının zevk aldıkları yanını paylaşmak istiyorlar. Oysa arkada hepimizin benzer dertleri, endişeleri, gözyaşları var. Belki de herkes bunları paylaşamıyor, yada paylaşmak istemiyor.

Ben tekstil mezunuyum, 96 yılından beri tekstil ve moda sektöründeyim ama bir gün bile bu moda blogları furyasında kimseyi eleştirmedim. Bu mankenden şarkıcı olmaz demeye benzemez mi? Blog isminin başına moda adını koyan çok insan var, doğrudur. Kimilerinin sektörle alakası yok, evet belki de sadece giydiklerini çekip koyuyorlar ama olsun. Bunu severek yapıyorlar. Onlarında takipçileri var. Ve kimileri gerçekte de bu işi layığıyla yapıyor.

Evet kimileri gerçekten de birbirine benziyor. Olsun varsın. Sevdiklerimiz, farklı bir şey çıkaranlar ortaya, sadece moda akımına değil blogculuğa da gönül verenler her zaman burada olacak. Paylaşmaya devam edecek. Belki zamanla her şey daha da fazla değişecek.

Hayat da bir değişim değil mi zaten?

Bunca zaman içinde bloglarda öğrendiğim en önemli şey şu oldu. Hırs, her şeye olduğu gibi blogger olmaya da ters bir şey. Hırsla hareket eden herkes vezirken rezil oldu. Kendisini özgürce, olduğu gibi, tüm içtenliği ile ifade edenler de ne konuda yazarlarsa yazsınlar her zaman var olacak, gerek bloglarında, gerek yorumlarında, adları sanları ile, utanmadan sıkılmadan.

Anlayacağın, boşver,

dediğin gibi,

banene de geç :)

Eylül 07, 2009

Vampir serisi 3 Ben Eric fanıyım...

Yerden yere vurduğum ama izlemeye devam ettiğim diziye geldi sıra. Bu hafta yayınlanmasını bekliyorsanız biraz daha sabır, bir hafta aradan sonra - Lost'da yapıyor ya bunu her nedense- haftaya sezon finali ile geliyor.

Saçmasapan gelse de kulağa aslında bir çok doğa üstü olayı da işleyen dizide eskilerin köylüsü Bill ile küçük kasaba kızı Sookie'nin aşkı etrafında olup bitenleri izliyoruz. Bu dizide diğerlerinin aksine vampirler aşikar dolaşıyor, ama pek sevildikleri de söylenemez.

Sookie beyaz tenli aptal sarışın görüntüsü altında vampirlere çekici gelse de başka şeyler gizliyor. Aslında akıllı sayılabilir ve diğer insanların aklını okuyabilme gibi bir yeteneği var. Ancak vampirlerin aklını okuyamıyor ve bu da onları kızımız için daha çekici hale getiriyor.

Sookie'nin gelecek bölümlerde muhtemelen ortaya çıkacak başka maharetleri de var sanırım.

Yine de Eric gibi havalı bir vampir Bill ile tencere kapak olan bu kızda ne buluyor anlayamıyorum. Vampirlere özel feromon falan mı salgılıyor? Belki gelecek sezonda anlayabiliriz...

Dip not: Sanırım diğer serinin adı "Vampire Diaries". Twilight'dan daha önce yazılmış olabilir. Benzer bir konusu var ve iddialı bir yapımla yakında vampir dizileri furyasındaki yerini alıyor. Bu ay yayınlanmaya başlıyor.

Eylül 04, 2009

Vampir serisi 2

Dedektif Mick ST. JOHN, insanlara karşı suç işleyen hemşerilerini - ki onlar diğer vampirler oluyor- yakalayan bir dedektif. Hikaye Angel'a benziyor, bunda korkunç yaratıklar yok sadece, ki bence bu sebeple daha gerçekçi ve güzel - sanki vampirler gerçekmiş gibi- ama sanırım yine aynı sebeple yeterli ilgiyi görmediğinden ilk sezon sonu iptal edilmiş bir dizi. True Blood gibi yapımların ilgi görüp de bunun görmemesi Amerikan halkının fıkralara konu olan IQ seviyesine iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Buna rağmen True Blood'u takip ediyorum ben de, keçinin olmadığı yer hesabı.

Konu kısaca şöyle: Altmış yıl önce, düğün gecesi karısı tarafından ısırıldıktan sonra vampire dönüşen Mick’in hayatı o geceden sonra tamamen değişir. Artık bir vampirdir ve çeşitli ihtiyaçları vardır. Bu noktada da yardımına diğer vampir dostları yetişir. Evet, Mick yalnız değildir. Onun gibi birçok vampir daha vardır ancak uzun yıllardır dikkat çekmeden yaşamayı başarmışlardır. Mick’in en yakın arkadaşı, borsayla uğraşan zengin bir isim olan Josef Konstantin’dir. Josef, Mick’in aksine poşet kanla ihtiyacını karşılamak yerine doğrudan damardan beslenen bir vampirdir. Gizliliklerine büyük önem verir. Bu noktada kimi zaman Mick ile sürtüşmeler yaşar. Ancak onun da en güvendiği isim Mick’tir.

Mick, bir gün vampirlikle alakalı izler taşıyan bir cinayeti araştıran genç gazeteci Beth ile tanışır. Ve hayatının akışını değiştirecek olaylar zinciri başlar. Mick; küçük bir çocukken, bir vampir tarafından kaçırılan Beth’i kurtaran kişinin ta kendisidir. Yıllar boyu Beth’in güvende olduğundan emin olmak için uzaktan uzağa onu izlemiştir. Ancak çeşitli olaylar neticesinde artık ortaya çıkması gerekmiştir. İkilinin beraberliği, Mick istemese de, engel olmaya çalışsa da Mick’in Beth’e aşık olmasıyla sonuçlanır. Ancak bu aşk Mick’in vampir olan eski karısı ile ilişkisini de yeniden su yüzüne çıkarır. Karısının Mick’ten vazgeçmeye pek niyeti yoktur.

Zaten sonunda da Beth'le Mick olacak mı, olmayacak mı derken dizi bitiyor.

Buna rağmen izlemenizi tavsiye ederim...

Eylül 03, 2009

Vampir serisi 1

Ruh halimin bu günlerdeki seçimlerimle ilgisi yok. Küçüklüğümden beri Stephen King okuyorum. Ruh halimin " Dead like me" izlemekle de alakası yok ama iyi geldi. Kimi filozofça sarfedilen cümleler ve ölümün son olmadığı fikri sezonu bir çırpıda bitirmemi sağladı. Neyse konuya dönelim. Her şey beklemede olduğumuz yaz günlerinde kendimi oyalama isteğimle başladı. Aslında o zamandan bir ay kadar önce Twilight'ı arkadaşımın - soundtrack harika Aslı, filmi izlerken dinlemelisin- ısrarları ile indirmiş ve bir kaç kere izlemiştim. Küçüklüğümün korkunç 80 li yıllar filmlerinde yer alan vampirlerden farklı bir profil vardı önümüzde.

Sonra dediğim gibi o yaz günlerinde gidip serinin tümünü, 4 kitabı da aldım. 4 kitap 4 günde bitti. İlk iki kitap iyiydi, 3. sü biraz sıkıcı gelse de 4. sü Stephen tadına yakındı. Sanki son kitabı aynı yazar yazmamış gibi.

Şimdi merakla- neden bu kadar merak ediyorsam, konuyu artık ezbere biliyorum- serinin 2. filmi New Moon Twilight Saga' yı bekliyorum.

Yarın, kayıp dizi Moonlight ...


Eylül 02, 2009

İşte bu da,

Boyamak için yaratıldığımın resmidir...

Oyalamacalar

Mutfak masamı zımparaladım, sonra vernikledim, hoşuma gitmedi, bir daha vernikledim, olmadı bir daha. Sonra ahşaplarımı boyadım. Ekmek kutusu, tepsi ve kapı önü için servis kutuları yaptım. Ama üzerlerini boyayarak değil yapıştırmayla. Oysa boyama çok hoşuma gitti. Bir boyacıya çırak mı olsam acaba diye düşündüm. Bütün gün ne sorun ne stress, zaten boya yapmak yeterince alıyor olanı da. Bir sabah kalktım sabun yaptım evde. İkea nın buz kalıplarına koydum. Beyaz çikolata gibi oldular, çocuklardan uzak tutmak lazım. Şimdi yatak odası avizesi, mumlukları ve küçük sehpayı elden geçirmeye karar verdim. Adamı bayıltana kadar kaplamacıya gidip kumaş seçtim. İnternette her nevi dekorasyon sitesine girerek fikirlerime fikir kattım. Bulmaca çözdüm. Elime geçen her şeyi okudum. Koli yaptım. Bir sürü şeyi attım, dağıttım, gönderdim. Eski resimlere baktım. Bazı eksikleri aldım. Bu arada dandik " True Blood" un bağımlısı oldum, "Güz sancısı"nı izledim ve yer yer sıkıcı gelse de çok beğendim, neden uluslararası festivalerde ödülleri toplamıyor acaba diye düşündüm, CNBC e nin dergisini aldım, sevdiğim dizilerin tema müziklerini bir cd de toplamış. Cd demişken "Sims 3" ü aldım ama Vista diye mi bilmem çalıştıramadım. Oysa "Age of Empires" ım daha eski olmasına göre o çalışıyor. Onu da zaten bu can sıkıntısı ile her türlü hint ve tip i kullanarak bir kaç saatte bitirdim. Cv hazırladım, bir kaç arkadaşıma gönderdim. Bol bol arkadaşlarımla konuştum ve yazıştım, hayatın nasıl da küçük büyük dertlerle akıp gittiğine bakıp şaştım. Kendimle başbaşa kalıp kendimi herşeyden uzak oyaladım.

Yok olduğumda bunları yaptım...