Ekim 31, 2009

Fark var :)

Bu fotoğrafa bakmak, bakmak, bakmak... istiyorum. Hayata dair dersler almak için. Yer Müzeyyen Senar'ın hayatından kesitler sunan fotoğraf sergisinin açılışı. Madem günün başrolünde Müzeyyen hanım var, hemen rol çalmak lazım. Bülent hanımcığım da haftalaaar önceden tahtını ayarlatmış, kocaman kafasını daha da kocamaaan gösterecek bir şapka seçip fark edilmemesi imklansız hale gelmiş, tabii ki Müzeyyen hanımdan ve oradaonun adına bulunan kızından daha iddialı giyinmiş ki yıldız o olsun. Valla fevkaladenin fevkinde efendim...

İnsanların yazdıklarından etkilenmemek için, moda- ki aslında öyle adlansalar da moda bu konuda background gerektirir, alışveriş ve stil blogları çoğu - bloglarını özellikle izlemiyorum. Ama bir şey gugılladığımda her zaman bu bloglar çıkıyor ve deneyimlerini yazdıkları , yeniliklerden haberdar ettikleri ve Hollywood ünlülerinin giyimlerini sayfalarına taşıyarak bilgilendirdikleri için, iyi ki varlar.

Bir kaç tane moda blogu var, bazen onları izlerim ufkumu genişletmek için.

Ama geçenlerde şu İstanbul Fashionable için moda blogu olarak listelenmiş blogları gezdim, insanlar ne yazmış, kim varmış, kim yokmuş diye. Bir tanesinde o geceden, zevksizliği ile alay konusu yaptığımız bir ikoncanın, hem de 3 gece içinde giydiği en korkunç kıyafetinin allanıp pullanarak aman pek şık diye ballandırıldığını görünce, şaka yapıyorsun di mi diye sormak istedim. Ama tabii sormadım efendim ben Bülent miyim, polemikleri sevmem.

Ama hay ben aldığım eğitimin içine dedim, meğer ben bu işi hiiiç bilmiyormuşum, yada bilmem belki de bu ülkede yaşamıyormuşum. Anladım ki sittin sene sonra bile uluslararsı defilelerimiz olsa, bu kadınlar yine tuvaletle gelecekler defile izlemeye, yine bizim modasever insanlarımız bunları alkışlayacak, yine benim ağzım bir karış açık kalacak.

Tarzımız bu. İstediğimiz kadar batıya dönelim yüzümüzü, şarklı arabesk ruhumuz gösteriş yapıyor bir şekilde.

Demem o ki, Bülent hanım az bile yapmış, eminim yakıştıran çok olacaktır...

Dip not: Bugün MM den Şebnem TV8 de A la Mode de o çok eğlendiği görüntülerin yayınlanabileceğini söyledi, meraktayım...

Ekim 30, 2009

Siz de benim gibi cıvıldamaya başlayanlardan mısınız?

İnterneti gugıl amcaya bir şey sormak, gazete okumak, blog yazmak, film izlemek, ve eski arkadaşlarla facebookdan haberleşmek dışında kullanmıyorum aslında ama bunlar bile çoğu zamanımı alıyor doğrusu. Buraya yazmak bana iyi geliyor, arada arkadaşlarla konuşmak da. Ama bir kaç gündür Twitter çılgınlığına kapıldım. Uzun zaman önce açtığım hesabı, bu nasıl bir şey böyle, eee ne olacak şimdi yani diyerek bir kaç gün süzmüş sonra unutmuştum. Bir arkadaşımın hatırlatması ile tekrar girdi. Baktım eğlenceli. Ne kadar çok twitleyen varmış öyle. Ünlü ünsüz herkes, tüm markalar, ulaşmak istediğin her şey orada. Evet, bilgiye ulaşmak buna denir işte. Herşeyden önce çok samimi. Neden olduğunu bilmiyorum ama bir anda dökülüyor düşündüklerin. İnsan içinde ne varsa, ne hissediyorsa anında 140 karakter içine sığdırarak kimseyi sıkmadan yazabiliyor. Ben yolda, bir yere gittiğimde yada evde o an aklıma gelen bir şeyi eklemiş buluyorum kendimi. İnsanlara laf yetiştirmek de pek hoşuma gitti tabii listem büyüdükçe ne olur bilmem.

MM için de açtım bir tane ama daha çok yeni, şimdilik blog girişleri var.

Siz cıvıldıyor musunuz?

Ekim 28, 2009

86 koca yıl...

Devletiyle gurur , atasına saygı duyanların, bayrağına sahip çıkanların, şehitlerine hak ettiği değeri verenlerin, demokrasiyi araç değil de amaç görenlerin, teröristlerine değil profesörlerine kırmızı halı serenlerin, kendisinin yada çevresinin değil milletinin haklarını savunanların, Ata'mızı hasretle anan herkesin cumhuriyet bayramını candan kutlarım...

Haydi koyundaşlar elele...

Benzin zamlandı ya. Aslında zam cuzi. Ama 100 liralık benzinin 65 lirası vergiye gittiği için zam kocamaaan görünüyor gözümüze. Enflasyonun da neden az çıktığı belli. Vergiler hesaplanmıyor olmalı.

Emlak vergisine de yüzde yirmibeş zam gelmiş.

Cep telefonu lüks zaten o sebeple katma değerin dışında özel tüketim vergisi var ilaveyle.

Herşeye vergi ödüyoruz, bir de biliyorsunuz metro vergisi geliyor. Arabası olanlar onca verginin üzerine arabayı kullanırken de extraaa vergi verecekler.

Şimdilik soluduğumuz hava dışında herşeye vergi ödüyoruz. Bir tek o kaldı ve ben onun içinde her yeni doğandan vergi alacağı günlerin yakın olduğunu düşünüyorum.

Sanırım bu, cehaleti körükleyecek olan 3 çocuk önerilerine ters düştüğünden henüz yürürlükte değil.

Velhasıl, geçen yıl yapılan kaldırım taşlarının yeniden sökülüp yenilerinin yerleştirildiği caddede yürümeye çalışırken bugün aklıma geldi.

Kaldırım taşı, yurtdışından alınan ilaç veya aşı.

Birileri kazanacak.

O birilerinin kazanması için daha çok vergi vereceğiz.

Ve o birileri kazansın diye daha çok vergi verirken sesimizi çıkarmamaya devam edeceğiz.

Bu filmi daha önce de görmüştük.

Her hükümet vergi koydu.

Ama hiç biri devletin hemen her kuruluşunu satıp özelleştirirken bir de üzerine bunca vergi koymadı.

Anlamaya çalışıyorum, bir türlü anlayamıyorum en iyisi her örnek koyundaş gibi gidip sorgusuz sualsiz yeni vergimi vereyim ben...

Ekim 27, 2009

Zerrin Tekindor kadınları

Resim sanatına ilgi duymayanların bile bu ismi duyunca biliyorum yada hatırlıyorum bu ismi diyeceklerini biliyorum. Şimdilerde Aşk-ı Memnu'nun matmazeli olarak tanısak da onu, yılların tiyatrocusu, aynı zamanda bir ressam. Resimlerinde farklı renkleri farklı tekniklerle ve materyallerle kullanan sanatçının sıkı hayranlarından biri de benim. Nacizane resme başladığım şu günlerde onun çalışmalarının bana şevk verdiğini de söylemem gerek. Bu zenginliğin yanından geçemeyecek olsam da, bugünlerde başladığım kadın portreleri üçlemem de ondan feyz alıyorum. Burada onun en sevdiğim tablolarını - seçmemin zor olduğu aşikar- görebilirsiniz.

Yakında 10. kişisel sergisinde görüşürüz...








Ekim 23, 2009

Fashionable İstanbul

Gurur verici tabii. Çok değil 2 yıl önce açtığım Moda Mutfağının bir çok ve hatta pek çok moda blogu arasından sıyrılıp farklı organizasyonlara davet alması, bugüne kadar sadece Türkçe yayın yaptığım halde yurtdışındaki firmalardan ilgi görmesi, ve moda öğrencilerince sevilerek izlenmesi.

Hani biraz hırslı olsam, neler olacak acaba?

Bu noktada kuşkusuz büyük avantajım, bu işin içinden gelişim ve her ne kadar pek fazla yazıları ile yer alamasa da her organizasyonda desteğini esirgemeyen ve bu işi iyi bilen bir de arkadaşımın da Moda Mutfağında yanımda olması. Bu artık bir tek benim değil onun da blogu. Umarım bu işe gönül veren başka arkadaşlarım da yer alır yanımızda.

Bu haftasonu MM gerçekten iyi ve bu işe gönül vermiş bir kaç moda blogu ile bu şahane organizasyona davetliydi. Sadece canlı canlı fikirlerimizi paylaşmakla kalmadık, bizden haberlerimizi yayınlamamızı isteyen yurtdışındaki farklı haber gruplarına da çeviri yaparak gönderdik.

Umarım bu organizasyonun, İstanbul'un, boğazın eşsiz güzelliğinin tanıtımında bizim de bir nebze katkımız olur.

Teşekkürler Şebnem, ben olamadığımda orada olduğun, MM kızı olarak şahane göründüğün ve eğlenceli dilinle izlenimlerini paylaştığın için.

PS: Şebnem daha ilk dakikadan Zeynep Tunuslu ile tanışıp, TV8 deki moda programı için giyim eleştirileri yapmaya başlamış bile. Merak edenler sanırım A La Mode'de izleyebilirler...

Eğitimi boşverin öğretmeye bakın...

Zorunlu eğitim 8 yıl.

Ne öğreniyor çocuklar?

Türkçe, Matematik, sosyal bilgiler falan filan.

Şanslılarsa iyi arkadaşlar edinip arkadaşlığı, sırdaşlığı, birlikteliği öğreniyorlar.

Şansı yoksa öğretmen bulduğuna şükretsin.

Şimdilerde anneler biraz daha bilinçli sanırım. 7 yaş geç uyarılarına mı uyuyorlar yoksa komşuların gününde çocuksuz rahat oturmak istediklerinden mi bilmem erkenden gönderiyorlar kreşe.

Anasınıfı kimi şehirlerde deneme amaçlı zorunlu oldu.

Çocuklar benim şimdi çözemeyeceğim soruları daha ilkokulda çözmeye başlayıp, bir maratona giriyor, bir koşu da diplomalarını alıyorlar. Sonra lise, sonra şanslılarsa belki üniversite, sonra Allah'ın sevdiği kuluysa iş bile bulabilir bakarsın.

Çocuklar bir bakıyorsun koca adam oluyorlar.

İnsan oluyorlar mı peki?

Hmmm işte orada duralım.

İnsan olabilmeleri için geç kalmış olabilirsiniz.

Çünkü insan olabilmeleri için, önce herkesten herşeyden önce aile terbiyesi almaları gerekir. Eğitimi herkes alır. Adı üzerinde zorunlu.

Ama asıl zorunlu olması gereken öğretim bence.

Sen çocuğuna iyiyi, doğruyu, temizi, konuşmayı, kalkmayı, öğretmezsen, terbiye vermezsen, örnek olmazsan, sanatı, hayvan sevgisini, çevre bilincini aşılamazsan istediğin okula gönder, ortaya çıkacak şeyden fazla bir şey bekleme.

Bu bebeklikten başlar.

Küfürlü konuşmalarına gülersen çocuk doğru konuştuğunu zanneder.

Döversen dayağın hak olduğunu düşünür, yarın o da başkasını döver.

Her istediğini alırsan, hayatta her istediğine kolayca ulaşabileceğini zanneder.

Kural koymazsan, kuralları o koyar.

Sevgi vermezsen bırak hayvanları insanları bile sevmez.

Hayvanlara merhameti öğretmezsen, yarın sokakta küçücük kediden korkan koca koca kadınlardan yada köpek tekmeleyen kazık kadar adamlardan farkı kalmaz.

Saygıyı öğretmezsen yarın sana karşı saygısızlık yaptığında da nerede hata yaptım ben diye sorma kendine.

Ne ekersen onu biçersin.

Geçenlerde kendisinin de küçüklüğünü yakından bildiğim bir ünlü kızımız ilk çocuğuna çok iyi annelik yaptığını, hatta fazla iyi olduğunu, bu sebeple çocuğunun her dediğini yaptığını söylemiş röportajında.

Aferin.

Geçen günlerde kulağımın dibinde deli gibi aynı şeyi söyleyerek bağıran kızına Allah aşkına bir kere bile "sus kızım etraftakileri rahatsız ediyorsun" demeyen kadına, torununa "be" dememesi gerektiğini öğretmemiş her nevi küfürü yiyen parktaki anneanneye, kızının tepinmeleri ile emir eri gibi gülümseyerek her istenileni yapan babaya sözüm.

Doğruların ve yanlışların farkındayım ama bir yandan da düşünüyorum acaba ben hata yapmış olabilir miyim diye. Sabah erken kalktığında "alt kattakileri rahatsız ederim anne" diyerek oyuncakları ile oynamak yerine sessizce çizgi film izlemeyi kendi başına düşünebilen, parktaki "be" diyen yaşıtına "çok ayıp" diyen, okulda kimi şeylere arkadaşlarını üzmemek veya tatsızlık yaşatmamak için olur diyen bir çocuk yetiştirdim diye.

Neyse ki ken di içinde çok hassas değil çok, umursamıyor bir çok hoşuna gitmeyen şeyi, aynı zamanda da affedici.

Daha az yaralanır belki.

Çocuk yetiştirmek hassas bir konu. Çok kafa patlatmam lazım daha, çoook. Anlayacağınız adece yedirip ,içirip, ihtiyaçlarını sağlamak, ve sevmek yetmiyor. Evet evet, çocuk yetiştirmek bir sanat...

Ekim 22, 2009

Amor est vitae essentia

Tablom bitti. Adı, Kök salan kadın. Derin mevzular var anlayacağınız ama eşim beni sinir etmesini biliyor, anlamamakta ısrar ediyor resmin anlattıklarını. Oysa oğluş öyle mi? Nasıl diye sorduğumda ağacın tasvir ettiği kadını hemen gördü. Aaaa kadının kafası neden kalp gibi diye sordu :)

Şimdi yer kaplamayan bir şovale bir boya seti ve bir kaç aksesuar siparişi verdim, burada yapabilmem zor ama yeni eve geçince devam edeceğim. Çok büyük keyif aldım.

Bu tablo ise yatak odamızda yatağın tam karşısına asılacak.

Dip sos: Resmin tamamını yayınlayamıyorum, henüz o kadar güvenim yok kendime bu konuda, yine de eve gelip gören ve beğenilerini söyleyen zarif arkadaşlarıma sevgiler...

Aşk hayatın özüdür.

Apolitik olma !!!

80 lerde çocuk olmasaydım eğer,

Offf ne dayak yerdim.

İlle de bir harekete katılırdım çünkü. İlle fikrimi söylerdim. İlle de haykırırdım inandığım için.

Eee o zamanlar fikrin sağ da olsa sol da olsa aşağı da baksan yukarıya da , gittiğin yer aynıymış. Benim de farkım olmazdı herhalde.

Dedikoducu insanlar, entrikalar çevirenler, birbirinin ayağını kaydırmaya çalışanlar kızdırmıyor artık beni. Eski ofisimde de , okuldan yada iş için görüştüğüm insanlardan da tecrübe ettim karaktersiz, kişiliksiz, kompleksli insanları. Nafile dünyevi hırsları için onlara acımaktan başka bir şey gelmiyor elimden.

Kafasını çalıştırmayan insanlar, cehaletinin farkına varmayanlar ki hepimiz her güne biraz daha cahil uyanıyoruz aslında, her gün her yaşta açız bilgiye, işte onlar biraz kızdırır beni. Ama biraz.

Beni en çok apolitik insanlar kızdırıyor.

Ne yazık ki arkadaş çevremde de zaman zaman rastlıyorum.

Etliye sütlüye bulaşmayanlar, haberleri ahvahla dinleyip yorum yapmayanlar, yanlış yaptıklarını bile bile yürüdükleri yolu sorgulamayanlar, eleştirmeyenler, çıkarları için bir yolun yolcusu olanlar, durumunu kabullenenler, bir taraf tutmayanlar, isyan etmeyenler, körü körüne bir akıma bırakmış kendini akıp gidenler.

Benim bu kadar ilgilli olmamı garip bulanlar.

Ben de onları anlayamıyorum.

Sen bu ülkede yaşamıyor musun?

Sen bu toprakların atalarından gelmedin mi? Hiç mi saygın yok?

Sen bu topraklara çocuk getirmiyor musun? Nasıl için rahat eder bırakacağın geleceğin içine .ıçılmasına?

Nasıl rahat uyuyorsun?

Bir taraf tut. İstersen benim fikirlerimin tam tersini tut. Ama tut ! Bir fikrin olsun, bir inancın, bir ideolojin, bir hayalin, bir planın. Tartış benimle tatlı tatlı. Bilgin olsun geçmiş, bugünkü yada gelecekte olması gereken hükümetle ilgili. Doğrularını yanlışlarını bil. Takım tutup da ilk onbiri sayamayanlar gibi parti tutma.

Çıkar postunu üstünden.

Aldanma, çobana ihtiyacın yok senin.

Kafan var senin,düşün. Gözlerin var, bak, oku. Kulaklarını aç, dinle. Ona buna bu kadar kolay inanma.

Satma oyunu, yok mu hiç gururun?

Silkin yahu !!!

Teşekkürler "Türkiye"liler !!!

Eh
benim kına yakın yazımdan sonra
harika
teşekkür etmiş Yılmaz bey,
başka söze



ne hacet?

Ekim 21, 2009

Nemo dat quod non habet

Pişmanlık yok.

Hem de zerre kadar yok.

Ama serbest bırakıldılar. Her biri.

Neredeyse kırmızı halılarla karşılanan dağdakiler "teslim " olmuşlar efendim.

Bu hükümetin bugüne kadar yaptığı bence en büyük icraattır. Oy verenler, başa getirenler, şakşakçılar, kendinizle gurur duyunuz.

Bu sizin eseriniz...

Kimse sahip olmadığı bir şeyi veremez...

Kedi sevdası

Oğluş günlerini okula gidip gelerek geçiriyor. Her ne kadar bazen sabahları kalkmak zor gelse ve daha salı sabahı yine mi okul var diye sorsa da mutlu görünüyor. Resim, seramik, dans, halk oyunları, müzik gibi eğlenceli dersler olursa kim sevmez ki o okulu? İngilizce kuklalarını ve Almanca'da öğrendiği bilmediğim kelimeleri öğretiyor. Ama en sevdiği ders bilgisayarmış dediğine göre.İtfaiye haftasında İtfaiyeye gitmişler, yangın çıkarsa 110 u aramamı tembihledi geçen gün. Bir de Pet Shop gezilerini sevmiş, şimdilik sokaktaki kedilerle idare ediyoruz ama artık eve bir kedi almanın zamanı geldi de geçiyor bile. Yakında aileyebiri katılabilir :)))

Bilin bakalım kim geliyor?

a) Başbakan

b) Hollywood'dan film yıldızı

c) Mafya babası

d) Görgüsüz bir işadamı

e) Hiç biri

Bilemediniz mi? Cevap yorumlarda...

Ekim 20, 2009

Teşekkür

Bu pastayı oğluşun arkadaşı Nil'in annesi doğumgünümüz için yaptı. Elinde yeterli malzemesi yokken ve zaten bütün gün yoğun çalışıyorken nasıl zaman ayırıp bu kadar lezzetli, içi harika lezzetlerle dolu, bu kadar sevimli pastalar yapıyor bilmiyorum. Hani bir de istediği gibi eğitim alsa ve malzemesi olsa neler yapacak onu hiç bilmiyorum. Tekrar, çoook teşekkürler :)

Bu arada pasta sınıfa, "Aaaa Makkuiiiin" " Ooooooo" " Aaaaa kırmızı arabaya baaak" haykırışları içinde girdi, " Aaaaa arabayı kesiyooooor" " Aaaa bakın ben camını yiyorum" çığlıkları ile incelendi, " Ben bir tane daha istiyorum" talepleri ile sonuna kadar yendi...

Ekim 17, 2009

Aşı yaptırmalı mı yaptırmamalı mı?


İlaç firmalarının bırakın maliyetli hastalıkların tedavisine katkıda bulunmalarını, maliyetli hastalıklar yaratıp sonra ilaçlarını piyasaya sürdükleri artık bir şehir efsanesi olmaktan çıktı. Herkes o kadar emin ki. Tek problem bunun ispatlanamaması, çünkü öyle büyük paralar dönüyormuş ki ortada, bırakın inasanları ülkeleri satın alıyorlar.

Bu Fringe'den bir paragraf değil efendim, bizzat benim düşüncelerim. Silah endüstrisi kadar tehlikeli bulduğum ilaç endüstrisinin son kozu yeni gribimiz.

Ben aşı yaptırmayacağım. Ne genel olanını, ne de yeni gribin aşısını.

Oğluma da.

Risk grubunda da değiliz.

Aslına bakarsanız her yıl ülkemizde gripten ölen insan sayısı bu hayvanat griplerden ölenlerden kat be kat çok. Ama her nedense herkesi her yıl normal gribe göre aşılamaya zorlamadıkları halde bu aşıya zorluyorlar neredeyse.

Bana kötü kokuyor bu haberler.

Hele ki kobay olduğumuza dair ortaya çıkan iddialar.

Trafik terörü, .KK terörü, Avrupa'nın çöplüğünün gömüldüğü topraklarda yetişmiş sebze meyve, burnumuzun dibindeki baz istasyonları, sanayiye bağlı kirli hava ve bilimum pisliğin getirdiği mikroplarla yaşamaya alışmış bizler acaba neyin ne kadar farkındayız?

Her yıl sadece lösemiye 170.000 kişinin yakalandığını biliyor muydunuz? Daha diğer kanser türlerini saymıyorum bile.

Kardeşimin o 170.000 in arasına gireceği aklımıza gelir miydi? Üzgünüm ama herhangi birinin başına gelebilir bu.

6 aylık koruması- o da belki- olan bir aşı için korkunç paralar ödeyeceğiz yurtdışına, o para ile kaç tane lösemi hastanesi yada ilik lab ı açılabilir?

İnsan bunu bilerek bunlara hangi vijdanla imza atar, nasıl rahat uyuyabilir?

İlk kreşe başladığında oğluşuma grip aşısı yaptırmıştım. O sene ilk senemiz olduğu için belki de boğaz enfeksiyonundan kurtulamadık.

Kimi insanlar faydasını gördüğünü söylüyor. Kimileri şikayetçi. Sanırım bunun sebebi aslında aşıyı olduğunuzda o mikrobun çoktan vücuda girip girmediğini bilmememiz.

Koruma da belli bir olasılıkta zaten.

Yeni gribin aşısındaki Amerika'da yasaklanan kimi kimyasalların ülkemizdeki aşılarda var olması, yeterli güvenilirliğinin olmadığının konuşulması ve ne yazık ki ithal aşılara güvenmiyor oluşum beni korkutuyor.

Onun yerine bağışıklığımızı kuvvetlendirmeyi, besinlerimize dikkat etmeyi, bol sıvı almayı, temizliğimize daha da çok dikkat etmeyi, insanlarla selamlaşırken öpüşmeyi kesmeyi ve mümkünse bu kış çok fazla kalabalık ortamlarda bulunmamayı planlıyorum.

Aşı yaptırıp yaptırmamak sizin bileceğiniz iş. Bu benim kararım.

Umarım bu tehlike çanları ile beklenen kışı sağlıkla atlatabiliriz hepimiz.

Konu ile ilgili okumanızın faydalı olduğunu düşündüğüm linkler:

D. Gribi ve aşısı hakkında bilgi

ABD de aşıya dava

Ve pek sevdiğim Yılmaz Özdil'in konuyla ilgili yazısı

Ekim 16, 2009

Fringe

Lost fanatiğiyseniz, bir zamanların X Files'ı gibi diziler arıyorsanız, science Fiction ilgi alanınızsa, hoşunuza gideceğine emin olabileceğiniz, benim şu aralar müptelası olduğum ve günde neredeyse 5 bölümünü birden izleyerek güncelini yakalamaya çalıştığım, bana göre bu günlerin hit dizisi. Zaten mraklıları biliyordur, ama bilmeyenler için Lost'u andıran geçişleri ile tavsiyemdir...

Dip not: Taşınmayı bekliyorum ve hiç bir işim gücüm yok. Tek derdimin Fringe'de her sahnede gözcü avlamak olmasından, Facebookdaki her saçma sapan videoyu izlemeye başlamaktan ve gerçek ağaçları gördüğümde bile içimde harvest tuşlama isteği doğmasından korkuyorum. Sanırım biraz bilgisayardan uzaklaşmalıyım...

Hahahaaa! Yalan mı? Hepsi gerçek...

Domuz, kuş, kene: DKK terör örgütü!


Kuş gribi.

Kene.


Şimdi de, domuz.

*

Hayvanat kafayı bize taktı birader.

*
Ve, maalesef olacağı buydu aslında.

*

Kurban Bayramı’nda elinden kaçırdığı agresif boğaya tüfekle ateş eden kasap da var, tenhada kıstırdığı uysal eşeğe tecavüz eden mühendis de... Allah’tan Adli Tıp raporuyla o eşeğin fingirdek olduğu tespit edildi de, hafifletici sebepten 240 lira cezayla yırttı mühendis... Sonradan
“töre” cinayetine kurban gitti o eşek!

Sahibi vurdu.


*

Hiç unutmam, İzmir’de Basmane’deki havuza güzellik olsun diye ördek bırakmıştı belediye... Ertesi sabah yok. Bi daha bıraktılar. Ertesi sabah gene yok. Bi daha bırakmadılar. Çünkü anlaşıldı ki, av eti ayaklarıyla Alsancak’ta satıyorlar ördekleri.

*

Oha filan demeye kalmadı, Aliağa’da iki balıkçı, kuş cennetinden arakladıkları pelikanları mangal yaparken yakalandı jandarmaya... Enselenene kadar iki büyük rakı devirdikleri için, karakolda itiraf ettiler, flamingoların hazmı zormuş, o nedenle hafif ekşi olmasına rağmen, pelikanları tercih ediyorlarmış... Bu iki haber peş peşe patladı, İzmir’in yarısı vejetaryen oldu; ahalinin cibes, radika, istifno falan, denizbörülcesine yönelmesi ondan!

*

Vejetaryen olmayıp, et yemeyen de var. Bolu’da mesela... Yol kenarında bir ayı bulundu, ayı çıplak, postu yok! Merak edip araştırdılar, meğer, asfalta çıkan talihsiz ayıya çarpmış direksiyondaki ayılar... Bakmışlar ki, ayı ölmüş... Postunu yüzüp, oturma odasına sermişler iyi mi!

*

Hatırlayın, Ankara’da Atatürk Orman Çiftliği’nde ikamet eden, Pakize isimli piton kayboldu... “Kardeşim, 4 metrelik piton nereye gider?” diye şaşıranlara, “Kardeşim, adam 4 kilometrelik fiberoptik kabloyu çalıyor güpegündüz, 4 metrelik pitonu beline sarar gene götürür, siz dikkat edin fili götürmesinler” diye cevap yetiştirmeye gayret ediyorduk ki... Çevre Bakanımız açıkladı, “Ankaralılara bugünlerde şiş kebap yemesini tavsiye etmem!” Hayvan denince, bakanımızın aklına ilk gelen, Aliağa’daki balıkçılarla aynıydı çünkü, mangal... Melih Gökçek baktı ki, basın işin peşini bırakmıyor, taaa 73 gün sonra “Aha işte Pakize” diye bir pitonu getirdi koydu, yerine... Çakma Pakize ise, sanırsın Cem Garipoğlu’dur, “73 gün nerede saklandın?” sorularını, yanıtsız bırakıyor.

*

Bakın, Pakize dedim, aklıma geldi, Sinop’taki Balina Aydın’ı önce maymuna çevirdik, sonra Rus istihbaratında görevli denizaltı yakalama çavuşu olduğunu iddia ettik. Sivas’ta Murat 124’ün arka koltuğunda taşınan Dana Ferhat, meşhur oldu, vaktinden önce iki katı paraya sucukçuya satıldı. Yavru fok Badem’i sigara tiryakisi yaptılar Gökova’da... Rahmetli Özal’ın papağanı Cabbar aslında çoktan rahmetli oldu ama, “Cabbar işte bu” diye yakaladıkları papağanı animatör olarak kakalıyorlar Antalya’da.

*

Darıca’ya timsah getirdiler, millet görsün diye... Ööle duruyor, hareketsiz... Kafasına kaya attılar, yaşayıp yaşamadığını kontrol etmek için, hayvancağız debelendi ama, iş işten geçti, ruhunu teslim etti. Göçmen kuşların biyolojik silah taşıdığını öne sürdüler. Bodrum’da çok balık tüketiyor diye yunusları katlettik. Milas’ta, daracık yere sıkıştırıp, balık çiftliğindeki balıkları oksijensizlikten boğarak topluca öldürmeyi başardık. Uçak için deve kestiler.

Beygirler zaten nallı kuzu.

*

Denizli’de at heykelini sünnet ettiler, malum yeri fazla büyük diye... Sütaş’ın vole atan santrfor ineğini RTÜK’e şikâyet ettiler, memeleri görünüyor diye.

*

İşin hazin tarafı...

Memleketin adı, hindi.

*

İnsan olarak yaşamak zor.

Hayvan olarak yaşamak daha zor.

E bi intikamları olacak tabii.

Derenin intikamı olduğu gibi.

Yılmaz Özdil- Hürriyet

Ekim 15, 2009

Burası Türkiye

Baklava hırsızı çocuklar hapishanelerde ömür çürütürken, vergilerimizi hortumlayanların "bu ülke seninle gurur duyuyor" nidaları arasında omuzlarda taşındığı, binlerce üniversite mezununun işsiz gezdiği, açlık sınırının altında milyonların yaşadığı, eğitimin değilde cehaletin sözünün geçtiği, 3. dünya ülkesine yakışır mafya özentilerinin türediği, herkesin beline silah koyup taşıyabildiği, biraz ağaçlık bir yer bulsak ormanlarını yakıp yerlerine açılan yerlere, bankalara borçlanarak satın aldığımız lüks sıfatlı konutların dikildiği, dış borçlarını saymıyorum bile dış politikasının bile istikrarı olmayan, bırakın dışını iç politikası bile belli olmayan, AB kapılarında yatıp kalktığı halde ne teröre ne soykırım iddialarına son veremeyen ama buna rağmen kendi ordusuna kolayca dil uzatan, sebepsiz davaların asla sonuçlanamadığı, töre cinayetlerinin önünün alınamadığı, araba kullanmayı bilmeyen insanlara ehliyet verildiği sonra kazaların hesabının trafik canavarına atıldığı, hatta son yıllarda varlığı kabullenilmese de kendine ait bir enflasyon canavarı olan, anlayacağınız canavarlara ve hurafelere inanan, daha başındaki adamların adını bilmeyenlerin kime olduğunu bilmeden 3 kuruşa oyunu sattığı, adamların adını bilmiyorken yeni çıkmış uvertür bozmalarının eller havaya şarkılarını noktasına kadar ezbere bilen, televizyon bağımlısı, sanatı sadece TV de gördüklerinden ibaret zanneden, yiyecek yemeği olmadığı halde son model cep telefonu kullanan, ithal olsun çamurdan olsun diyerek kendi malını beğenmeyen, 3 kuruşluk çin mallarının çöplüğü haline gelmiş, zaten Avrupa'nın çöplerini de para karşılığı alıp toprağına gömen, ve o toprakta yetişenleri afiyetle yiyen, çevre bilinci sıfır, şansına yaşayan insanların yaşadığı yer burası.

Tek derdimiz boyfriend jeanimiz olsun.

Burası sadece "İstanbul" dan ibaret değil.

Ne yazık ki...

Ekim 14, 2009

İyi ki doğdun...

Sen olmasaydın…

Ben bugünkü bu kadın olmayacaktım.

Belki daha basit şeylere acıyacaktı canım. Acı eşiğimin söylendiği gibi o kadar da düşük olmadığını ögrenemeyecektim hiç. Hala dişçi koltuğundan korkuyor olacaktım.

Daha büyük acılar varmış oysa. Sancıları, ağrıları, uykusuz gecelerin sabahlarındaki baş ağrılarını, ilaç almadan o acılara katlanmayı bir yana koyalım, endişelerin, korkuların, anne olunca ögrendigin o karmakarışık hislerin verdiği acılardan da bahsediyorum.

Belki daha yüzeysel şeylerle mutlu olacaktım.

Oysa şimdi her anın bir anlamı var. Her bakışının, her gülümseyişinin, he sözünün. Basit şeylere kahkahalar attıracak bir gücün var üzerimde. Küçücük şeylerin büyük önem kazandığı ve kumbarama mutluluk olarak düşen kazançlar bunlar. Başkalarına alelade gelecek detayların benim için altın değerinde. En ufak hareketinin bile bana vereceği gururu, belki de benim kendi adıma yaptığım hiç bir şey hissettiremezdi.

Belki hala korku filmlerinden korkar olacaktım.

Şimdi ise, gerçekten korkulacak şeylerin farkına vardım. Görünmeyenlerden değil, gördüğüm tehlikelerden çekiniyorum artık. Seni nasıl koruyacağımı düşünüyorum. Nasıl önüne geçebileceğimi. Hayat daha karmaşik artık.

Belki daha çok kendime zaman ayıracaktım.

Ama o zaman kısacık sürede çok şey yapabilmeyi nasıl ögrenecektim ki? Daha pratik olmayı, bir kaç işi aynı anda düşünüp yapmayı, düşünemediğim zamanlarda bile içgüdüsel hareket edebilmeyi de sen ögrettin bana.

Belki daha güzel görünecektim.Sen her yıl biraz daha büyüdüğünde benim de bir yaş daha yaşlandığım bu kadar aleni olmayacaktı. Sana bu kadar çok gülümseyip, gülmesem kırışıklıklarım artmazdı. Anne olduktan sonra vücutta kalan izler hiç olmamış olurdu.

Ama senin bana kattığın durgunluğun, dinginliğin, huzurun, mutluluğun ve aşkın verdiği parıltıyı hangi estetik, hangi malzeme, hangi yaş verebilirdi ki bana?

Sen olmasaydın, ben BEN olmazdım. Bu kadar mutlu olabileceğimi bilemezdim. Beni bu kadar büyüteceğini, bana bunca şey ögretebilecegini, başka birini o güne kadar sevdiğim herkesten daha çok sevebileceğimi bilemezdim.

Mucizelere bu kadar inanamazdım.

Oysa en büyük mucize sensin.

Teşekkür ederim oğlum, aşkım, bebeğim, bir tanem, hayattaki en büyük ögretmenim.

İyi ki doğdun…

Ekim 13, 2009

New Moon - Soundtrack

İnsan neyle yaşar?

Aşk, para,güç, sağlık sıhhat, yemek, içmek, huzur, mutluluk, hayal etmek, umut etmek, nefes almak, eleştirmek, düşünmek, yada düşünmemek, inanmak, korkmak, küfretmek.

O an ne gerekiyorsa onunla yaşar.

"İnsan" öylesine doyumsuz ki, neyle yaşadığımıza karar vermek, neyin önemli olduğunu anlamak, ne istediğimizi bilmek mümkün değil. Öylesine değişken.

Sağlığımız varken para isteriz, para geldiğinde kaybedecek şeyimiz çoğalır huzurumuz kaçar, huzur isteriz, huzuru bulunca hayatımız sıkıcı gelmeye başlar, hareket isteriz, hareket bereket mi getirir, yorgunluk ve geçen yıllarla, yaşlar sıhhatten götürür sağlık isteriz.

Üstüne sos olarak kahkaha, keyif, neşe, eş dost serpmesek ne tadı tuzu kalır hayatın?

O karikatürü severim, hani adam sahilde olmayı düşler, sahile gittiğinde dağda olmayı, dağa çıktığında başka bir yeri...

İnsan neyle yaşar?

Çok düşündüm

beni yaşatan hayallerim.

Onların gerçekleşeceğine olan inancım.

Ben de o adam gibi hep başka bir yeri hayal ediyorum, tek farkım bu esnada olduğum yerde mutlu olmasını da bilebilmem...

Sorunuzun cevabı bu: Bence insan hayalleriyle yaşar...

Ekim 09, 2009

Timuçin'in suçu ne?

Trafik terörü,

.KK terörü,

Magazinci terörü.

B.ktan bir ülkede yaşıyoruz ne yazık ki. Bazen nereden tutsak elimizde kalıyor, ille de bir şekilde elimize gözümüze bulaştırıyoruz diye düşünüyorum.

Timuçin'in suçu ne?

Suçu işi bilmemesi.

Bu ülkede yaşamayı bilmemesi. Çünkü adam bizim ülkemize fazla. Bu gibi isimleri taşıyamıyoruz. O kadar bayağı ve sıradan insanlara, oyunculara, şarkıcılara alışığız ki, adam biraz bizim istediğimiz şekle girmezse hemen yontmaya çalışıyoruz. Biz abuk subuk şarkı sözlerini arabesk nağmelerde dinlemeye, 3. sınıf pavyon kadını görüntüsündeki hanımları assolist yapıp sabah programlarında örnek almaya, politikacılarımızı bile sokak ağzı konuşanlardan seçmeye, halk çocuğu, küçük emrah bakışlı, acılı adana dudaklı adamları bağrımıza basmaya, mafya bozuntularına özenmeye, kaçak basım kitap okuyarak yazarın hakkını hukuğunu saymayı bırakın, hadi ona şükredelim, nadiren kitap okumaya, sergilere gösteriş için gitmeye, mümkünse tiyatroya uğramamaya, uğramamız için de bir mankenciğin tiyatro grubuna dahil olup bir sahnede soyunmasını beklemeye tabiri caizse lahmacunla viski içmeye alışık bir milletiz.

Halbuki adam içkili çıktı ya mekandan, kameralara bir iki gülse, "çocuklar" diyerek akıllara zarar gerzek soruları cevaplasa bir iki göz kırpsa kameraya, yalakalık yapılmasına alışmış magazinci ordusunu gevrek gevrek güldürecek, ne böyle kelepçelenecek, ne itilip kakılacak.

Timuçin, Türkiye'nin gerçeği bu ne yazık ki, kalıba uymayan itilir, kakılır, yontulur.

Bak bir daha magazincileri görmezden geliyor musun?

Bilmeyenler için Timuçin Esen:

Avukat bir anne - babanın tek çocuğu olarak dünyaya gelen Timuçin Esen, ortaokul yıllarında müziğe ilgi duymaya başladı. TED Ankara Koleji mezunu. Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro Bölümü'nden mezun oldu.

Sonrasında yönetmenlik eğitimi almak için (bu eğitimi almak istemesinin yanı sıra başka bir yerlere gitmek ve dil öğrenmek istemesiyle) önce İtalya’ya sonra Amerika'ya giden Esen, Los Angeles’taki California Insitute of the Arts Üniversitesi’nde sinema - yönetmenlik üzerine master yaptı.

Amerika’daki ünlü oyuncu koçu Larry Moss’un öğrencilerinden biri olduğunu da belirtelim. Tiyatrocuların ve oyuncuların katıldığı, garsonluk yaptığı bir partide Larry Moss’la tanışan Timuçin Esen, Larry Moss’un stüdyosuna girmenin zor olduğunu ve sıra olduğunu belirtiyor ve şansının yaver gittiğini, stüdyoya kabul edildiğini; aldığı bu eğitimde öğrendiklerinin kendisine çok şey kattığını ifade ediyor.

Öğrencilik yıllarında “Çıkmaz Sokak” adında, orta metrajlı bir film çekmiş. Konusu; varoşlarda geçen, değişik anlatımı olan bir filmmiş. Bir kısmı digital çekimle yapılarak, belgesel havasında bir film olarak gerçekleştirilmiş.

Eğitim gördüğü okulda, dışarıdan gelen yönetmenlerin, öğrencilerin oyunculukla tanışmalarını amaç edinen oyunlar sahnelediklerini ve bu kısa filmlerde rol aldğını söyleyen Esen, okul bittikten sonra da birkaç arkadaşıyla küçük kumpanya kurduklarını ve bunun ‘Komedi Tiyatrosu’ denilen bir tarz oluğunu belirtiyor.

Türkiye'ye dönmeden kısa süre önce reklam filminde rol aldığını ve bunun önemli bir şey olduğunun altını çizen Timuçin Esen, bunun nedenini de “Bir yerden başlamak orada çok önemli.” şeklinde açıklıyor.

Türkiye’ye döndükten sonra, Gurbet Kadını dizisinde “Hakkı Ağa” rolüyle gönüllerde taht kuran oyuncu, dizi sonrasında Meltem Cumbul ve Şener Şen’le beraber “Gönül Yarası” adlı sinema filminde rol aldı. Bu filmde; gözü kara, aşkı için dünyayı yakacak bir adam olan “Halil” karakterini canlandıran Esen, canlandırdığı bu karakterle 42. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En iyi Yardımcı Erkek” ödülünü aldı. Aldığı ödülle ilgili olarak da "Doğal olarak ödül almak, takdir edilmek her insana iyi hissettirir. Ha yani ön koşul olarak hiçbir zaman böyle bir şeyim yok benim. Aman ödül alayım gibi bir şeyim olmadı. Ama bu demek değildir ki, ödüller önemsiz. Bu anlamda söylemiyorum. Ödülü aldıktan sonra da, veren jüriyi de düşündükten sonra insanın hoşuna giden bir şey, ama çok da olmazsa olmaz bir şey değil benim için. O kadar çok ödül almamış iyi performans var ki bu dünyada. En saygın görünen ödüllerde bile çok var bunun örnekleri. O yüzden çok bir şey değil, ama güzel bir şey tabii." diyor.

Konservatuardan sonra, Amerika'da aldığı 7 yıllık yönetmenlik eğitiminin, kendine öğrettiklerini kullanarak, bu yönde kariyer yapmak istediğini belirten oyuncu, asıl amacının iyi bir yönetmen olmak olduğunu söylüyor. İçinde oyunculuktan ziyade yazmak, yönetmek gibi bir istek olduğunu da sözlerine ekliyor ve bu konuyla ilgili şöyle devam ediyor. “Bu yolda bir şeyler yapmaya çalıştım, hâlâ da yapıyorum. Hep zamanı gelir ya bazı şeylerin. Olur, kendiliğinden olur, zamanı gelince.”

Aklında bir hikâyesinin olduğunu ve bunu sinemayla anlatmak isteyen Timuçin Esen “Bu çok kolay bir şey değil, acayip zor. Oyunculuk tabii ki faydalı bir şey olabilir yönetmenlik yönünden ama zararlı da olabilir!” diyor

Ekim 08, 2009

İmdat !!!

Eve taşınmamız geciktikçe, benim meşhur kararsızlığımın seviyesi artıyor. Tam koltuk yüzlerine karar vermiştim ki hiç halı sevmeyen ve eve sokmayan ben, düz renk tüylülerden alsam mı diye gittiğim mağazada aslında o yün halılar oğluşun alerjisini azdırabilir diyerek hiç aklımda olmayan ama orada görüp bir anda sevdiğim iri halkalardan oluşan halıyı bir anda almış buldum kendimi. Anne ve eş, senin seçtiğin koltuk rengine uyar dediler ama eve geldik ki, ı ıh uymuyor. Bu durumda kaplamacıda hiç aklımda yokken seçtiğim renkleri bırakıp yine eski fikrime ve klasik kahve, sütlükahve, krem tonlarına döndüm. Şimdi perde problemimiz var ki sabırlı olmayı planlıyorum bu sefer, bir kaç yer gezdim ama en sonunda umarım halıya uygun - ki yarın bir gün halı ve tülü değiştirir değiştirmez havası değişiversin salonun - puanlı hafif naturel renklerdeki tülü mü, yoksa bugün gördüğüm ton in ton organzeyi mi alacağıma karar verebilirim. Tabii pencerenin karşısındaki yemek masasının duvarına duvarkağıdı mı yaptıracağım, bugün beğendiğim mi daha iyi, yoksa yuvarlak formlarda duvar çıkartmaları mı almalıyım, yoksa yoksa sadece yuvarlak formlu aynalar koyup artık bu şekil olayına son mu vermeliyim bilmiyorum. Abartılı olmayacak ama uyumlu olacak bu fikirlerden birine karar vermeliyim. Hepsini de sevdim.Puan, her zaman klasik ve göze hoş görünen bir form olduğu için içime siniyor, renkler doğal ve hafif, ama ah yok mu o detaycılığım? İyi ki henüz çizgili puanlı veya düz renk olup sadece yuvarlak formda olacak kırlentleri aramaya başlamadım.


Bu arada evde el işleri, yenileme, değiştirme işlemleri devam ediyor...

Ekim 07, 2009

Dikatinizi çekerim

Haber şu. Yeni bir şey değil , koca koca adamların çocuklar gibi kavga ettiği bir ülkenin insanları olarak şaşırmıyoruz. Ama bu haberde gizli olan bir şey var.

Pak Parti ideolojisinin dile vurmuş hali.

Bir kadına saldıracaksan, önce sözlerinin içine bol bol "kadın" kelimesini sok ki, daha vurucu olsun.

"Saygısız, edepsiz, terbiyesiz kadın"

"Elini kolunu çek kadın"

Kadın kelimelerini çıkarın bakalım yeterince etkili olacak mı? Asıl aşağılama noktası neresi?

Kadın kelimesi yerine siz istediğiniz diğer küfür tabirlerini koyun bakın nasıl cuk oturuyor, nasıl da hakaret amaçlı söylendiği anlaşılıyor.

Kadın olmak aşağılık bir şey ya.

O sebeple saklanmalı, kapanmalı, aralara karışmamalı, araya laf sokmamalı, okusak bile çalışmamalı, çalışsak bile yükselmemeli, yükselsek bile haddimizi bilmeli, kocamızın zevcesi, çocuklarımızın anası, evimizin hizmetçisi olmakla yetinmeliyiz.

Üzgünüm hanımlar beyler ama durum budur. Sabahları işe gitmek için koşturan kadınların azaldığı, aynı tip jean pardesü, tek tip bağlanmış türban ve çorap üzerine şıpıdık terlikli kadınların sabah yürüyüşleri yapmaya başladığı günlere uyanıyoruz artık.Hayatları boyunca çalışmamış anneler, çalışmayacak kız çocukları yetiştiriyor.

Olur ya çalışırlarsa belki biri bir gün çıkar, " Ne diyorsun sen kadın" diye sorar.

Sonra bu "kadın" başımıza ne cevap veririz ?

Ekim 05, 2009

Modanın mutfağı

Moda mutfağını açalı 2 seneyi biraz geçti. Adını moda mutfağı koymuştum çünkü bu işin mutfağından geliyordum. Bu süre zarfında mesleki deneyimlerimi çok fazla veremesem de dikkatimi çeken haber ve konuları elimden geldiğince paylaşmaya çalıştım.

Bu aralar moda bloglarının çokluğu üzerine okuduğum eleştiriler, nerede çokluk orada b..luk misali diğer bloglarda gördüğüm blog sahipleirni kıracağını düşündüğüm yorumlar ve blogum hakkında aldığım farklı konulardaki maillerden sonra bu konuda yazmak farz oldu.

Meraklılarına,

- MM bir blogdur. Bu sebeple kimilerine yaptığım göndermeler veya espriler ile kelime oyunları yapabilirim. Kolleksiyonun koleksiyon olarak yazılması gerektiğini merak etmeyin çok iyi biliyorum ama üzgünüm bu arkadaşlarımla aramda bir espri konusu ve bazen kolleksiyon olarak yazmaya devam edebilirim. No panic ! Güzel türkçemizi, şövale ye şovalye, super e züper diyerek çok da fazla katletmeyeceğime inci upppsss izci sözü veriyorum.

- MM ticari bir blog değildir. Bu sebeple her gün bir kaç haber değil bir haber, eğer illa ki yayınlanması gereken bir şey varsa nadiren kısa bir iki haber girerim. İki yıl içinde seçici davranarak sadece bir iki organizasyona dahil olduk, ve bunlarla ilgili de okuyuculardan gayet güzel dönüşler aldık. Sponsor bir kaç firmanın da tüm geliri şahsım adına Lösev'e gitmektedir. Yani kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla misali, eğer sponsor olmak isterseniz Lösev'e o tarihte bir bağış yapmanız ve bana bunu mail atmanız yeterli olacaktır.

- MM Blogger dostudur. Emeğini yapıp tanıtmak isteyen satmak için yer arayan, yazılarını MM blogunda yayınlamak isteyen konu ile ilgili herkese kapımız açık olmuştur ve olacaktır.

- MM az ve öz yazar. Bilmediği konuda ahkam kesmez. Ne idüğü belirsiz konu mankenlerini, karşısına çıkan her haberi, Ülkemizdeki yada Amerika'daki her ünlücüğü kendisine konu etmez, onlara sayfalarında yer vermez. Sadece ilgimizi çekenleri , yenilikleri, hoşumuza gidenleri veya mutlaka eleştirme gereği duyduklarına yer verir.

- MM şanı şöhreti sevmez. Yan cebime koyunuz, birileri onu överse ve mevzubahis yaparsa feci gururlanırız ama herkes benden bahsetsin diye extra bir çabaya gerek duymaz. Onu olduğu gibi sevenleri sever. Kendisine yazılan yorumlara ve maillere mutlu olur, hele ki ona yazan tüm moda tasarım öğrencilerini sevgiyle kucaklar.

Şimdi büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öper, moda haftalarını özetlemeye geri döner...

Ekim 04, 2009

Dünya hayvanları koruma günü

Konu mankeni: Maya


Bugün.

Lütfen bu sebeple en azından bugün onları tekmelemeyiniz, kuyruklarına teneke bağlamayınız, çocuklarınızı onlarla korkutmayınız ve zehirlemeyiniz.

Kedi arıyoruz dediğimde, Van kedisi aramayın, verseler bile almayın, hiç bir değeri yok, bakın ben de 400 kağıda iran kedisi var diyen Pet Shop sahibini de esefle kınıyorum bu özel günde.

Hayvanseverlerin, iki ve dört ayaklı tüm hayvanların bu özel gününü kutlar, iki ayaklılarına bu dünyada şans, iki ayaklılarını çekemeyip zehirleyen dört ayaklılarına da akıl fikir dilerim.

Tırmalasınlar sizi e mi?

Ekim 03, 2009

Herkes çok akıllı

Bugün garip bir gün.

Her gün gibi.

Her zamanki gibi karşıdan bizim şeridime geçip hızla gelen ve kendisini muhtmeelen hızlı , havalı ve harika hisseden adamın, bizim ona karşıdan zeka seviyesine atıfta bulunarak söylediğimiz her nevi kirli sözü duymadığı için , hala kendisini hızlı, havalı ve harika hissetmesi gibi. Hoş duysa ne değişirdi?

30 yaş fark attığım oğluşumun dillendi ve okullandı ya ukalalık diz boyu bize akıl vermesi gibi.

Ya da bakanlıktaki bir züper zekanın arkadaşlarım çiftliklerine köşkler kurarken, can sıkıntısından yeni yeni başladığım Facebook daki Farmville oyunu yasaklaması gibi.

Gerekçe o kadar komik ki, ülkemin 5. dünya ülkelerinde olmayan yasaklarına bugüne kadar gülmemiş biri varsa bile buna katılarak gülecek, ve hatta korkarım krize girecektir.

Haber şöyle:

Facebook sosyal ağındaki en popüler uygulamalardan olan Farmville’e bu sabah girmek isteyenleri Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın meşhur ‘İdari Tedbir’ kararı karşıladı.

Facebook’un en popüler oyunlarından Farmville’e ve oyunun yaratıcısı Zynga.com’un internet sitesinde girmek isteyenlerin ekranında "5651 sayılı yasa uyarınca katalog suçlar kapsamında yapılan teknik inceleme ve hukuksal değerlendirme sonucunda; bu internet sitesi (zynga.com) hakkında Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'nın 02/10/2009 tarih ve 421.02.02.2009-272446 nolu kararı gereğince İDARİ TEDBİR uygulanmaktadır" yazısı beliriyor.

Sanal alemde dolaşan haberlere göre şikayet Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'ndan geldi. "Çiftçi Mallarının Korunması Hakkındaki Kanun" uyarınca yapılan itirazın gerekçesinin ise kullanıcıların 'Online Üretici Sertifikası'na sahip olmaması.

Şaka olmalıbu. Ya da gerçekten uğraşacak işleri güçleri yok. Ya da kçşe yazarlarının bas bas bağırdığı gibi gerçekten ... izmlere doğru gidişat.

Demem o ki herkes çok akıllı. Garip, insanları anlayamıyorum, galiba bir ben aptalım...