Aralık 31, 2009

Aralık 30, 2009

Eski yılların dersleri...

Yeni yıl için mutfak alışverişi 70 lira.

Süslemelere bu yıl yapılan harcama 50 lira.

Oğluşa hediye Hot Wheels 55 lira.

Yeni yıla girerken eskilere dönüp bakmanın, vay canına "Bu sene biraz daha olmuşum ben" demenin hazzı, "Paha biçilemez !!!"

Geçtiğimiz yıl, sevdiklerimizden, sağlığımızdan, huzurumuzdan daha önemli hiç bir şeyin olmadığını acı ama ders verecek bir şekilde bir kere daha anladım.

Şimdi beni üzen, kıran, kızdıran bir şeyler olduğunda gidip oğluşa sarılıp kokluyorum.

Püfff... Uçuveriyor...

Hırslarımdan arınalı çok oldu, hırsla, "Herkes beni taklit ediyor", "Ben herşeyi herkesten iyi yaparım" yada " Ben farklıyım, harikayım, ilk ben yazdım, şöyleyim böyleyim" diyerek yazan arkadaşlarım kadar mükemmel değilim, ne mutlu bana.

Komik olacaksam, esprilerime gülünmesini tercih ederim.

Doğumda sinirlerimi aldılar zaten, daha bir sakinim uzun zamandır.

Daha kabullenici oldum, daha bir affedici. İnsanları anlayışla karşılıyorum, anlamasam bile. Söz gümüşse sükut altındır, susuyorum, dinliyorum, sesimi çıkarmıyorum.

Kavga yok, gürültü yok...

Kimi şeyleri eskisi gibi kafama takmıyorum. İlle de bir şey takacaksam o anlarda takılacak en iyi şey I-Pod.

İyi şeyler, iyi düşünürsem bana da iyi gelecektir diyorum.

Hayal kurmayı bırakmıyorum.

İyi insanlar çıksın karşıma, diye dua ediyorum her zaman.

Her geçen yıl biraz daha insan sarrafı oluyorum.

İnsanları her nasıllarsa, öyle seviyorum.

Annemin değerini daha iyi anlıyorum.







Hayat bizi büyütüyor. Her geçen yıl.

Her gece şükredecek bir şey bulabiliyorsanız yatağınıza yattığınızda, sizin de kalbinize sığacak çok şeyiniz var demektir.

İşte önemli olan bu.

Ne para, ne şan, ne şöhret. Ne gösterişli kıyafetler, ne anlık eğlenceler. Ne de gelip geçici hazlar ve hevesler...

Aralık 29, 2009

Mektup

Eski yıl.

Seni hiç sevmedim.

Bana hiiiiç iyi gelmedin.

Ama bir ümitle gireceğimiz yeni yıla ulaşabilmek için sana katlanabilmem, bir yaş daha büyüyebilmek için - yaşlanmak da cabası- acı çekmem, ve tüm yaşadıklarımızdan ders çıkarmam gerekiyormuş anlaşılan o ki.

Hayat bu. İşler ters gidebiliyor bazen.

Şimdi taşınma arifesinde toparlanmış bir evin içinde penceremizde ışıklar, hayaller kuruyoruz .

Yeni yıldan ümitliyim. Bu sene bana büyük bir şansla gelecek. Sağlıkla, huzurla, refahla...

Bir de listem var Santa babadan. Hani görürsen söyle, bana uğramadan gitmesin. Madem çok kazık attın bana, gitmeden bari bir güzellik yap.

Hadi göreyim seni...

Aralık 28, 2009

"Dirty Sexy Money"- Diziler üzerine...

Fotoğrafa baktığınızda "Dallas" ı hatırlatabilir size. Amerika'nın en zengin ailelerinden birinin hayatını, bir nevi, beklemediği bir anda babasının yerine bu aileye avukat olan Nick'in gözünden anlattığını söyleyebilirim. Paranın satın alabilecekleri ve alamayacakları - az da olsa- üzerine düşünürken, avukatın babasının katilini de arıyoruzki bu konuda sanırım sağ gösterip sol vuracaklar.

Evet, Dallas'la benzerlikler var, belki de bu sebeple eğlenceli geliyor bana da.

Bu arada "Dexter" ın sezon finali de çok şaşırttı beni. Ailemizin seri katilini zor günler bekliyor.

Bir diğer önerim şu aralar Cnbc-e!de de yayınlanmakta olan "Aliens in America". Klasik Amerika'lı bir ailenin gözünden Müslüman'lara bakış açıları komik ve eleştirel bir dille anlatılıyor.

Tv'den uzaklaşıp, bazen günlerce açıp izlemediğim şu günlerde sardığım bu "ecnebi" diziler farklı konuları, eğlenceli sahneleri, ve zengin cast'ları ile en azından istikrarlı bir şekilde devam ediyor.

Bizimkiler mi? Behlül'cüğümün dediği gibi:

"Çok uzadı artık. Sıkıldım..."

Aralık 25, 2009

Moda insanı vezir de eder, rezil de


Yukarıdaki asit yıkama jean mont ve pantolonu giyip saçlarınızı drape yapar mısınız hanımlar?

Ya siz beyler, yukarıdaki saten yelek- gömlek- ceketleri giyip bu kılığa bürünür müsünüz?

Hayır mı?

Eğer 80'lerde gençliğinizi geçirdiyseniz mutlaka siz de bu şekilde giyinmişsinizdir. Utanmayın. İtiraf edin.

Şimdilerde köşe bucak sakladığımız fotoğraflardaki kıyafetler o zamanlar bizim için göze ne kadar hoş görünüyordu değil mi?

Moda insanı vezir de eder, rezil de !

Bugünlerde giydiğimiz kimi şeyler için de aynı duyguya kapılacağız bir gün.

80' ler çocukluktan genç kızlığa geçiş yıllarına rastlayan benim gibiler için o zamanların moda akımları nasıl psikolojimizi bozduysa, akıllanmış olmalıyım ki, moda diye her abuk subuk şeyi uygulamıyorum.

Ama o yılları yaşamamış olanlar derslerini yeni alıyorlar. Bense bu yollardan geçmiş, aşmış, 100 yaşına gelmiş bir insan edasıyla başımı sallıyorum, " Bir gün pişman olacaksınız nız nız!!! ..."

Malum bir kaç sezondur 80'ler patırtısı sürüyor moda da. Marc Jacobs gibi yılları iyi uygulayanlar kadar kurban olan da çok.

"I hate 80's" diyerek konumuza dönelim.

Vatkalar.

"Asla" listemde yer almasının sebebi dediğim gibi eskilere dayanıyor. Şimdi modacıların uyguladığı vatkalar nispeten çekilir olsa da omuzlara vatka yerine başka detaylarla dikkat çekilmesini tercih ederim. Bu yazının en katlanılabilir fotoğrafı aşağıdaki sanırım.


Bir insan evladı bunu kendisine neden yapar? Ne idüğü belirsiz hanımefendi blogumun da "Asla" listesinde ama bu fotoğrafı ibret-i alem için yayınlamalıydım. Bu kıyafetle bırakın bir davete gitmeyi asansöre bile binmem görevlilerden biri görür diye.


Bir de tabii 80'lerin bu kürk desenleri vardı. İyi ki hatırlattınız.


Arkada gülen amcalar gibi ben de çok eğlendim fotoğrafı görünce. Bu süper fikir tight'ları 80'lerden çıkarıp kim tekrar koleksiyonuna aldıysa, eminim o da çok eğleniyordur.



Yırtık jean ve tight'lar. Ne çok giyerdik. Şimdi mi? Asla !


Lady Gaga gibi kamufle etmem gereken şeyler varsa o ayrı tabii...


Ve oduncu gömlekler. İtiraf ediyorum, ben de giymiştim bir zamanlar. Konuyu değiştirelim lütfen, hatırlamak istemiyorum.


Ve tabii Ugg . 80'lere ait olmayan ama o günlerdeki kimi akımlar gibi bir gün utançla hatırlayacağımız botlar. 1920 lerde üretilmeye başlanan botlar, 2000 yılı başlarında Amerika'da moda oldu. Ülkemizin gecikmeli adapte olduğu bu tasarım harikası !!! ''şey'' ler anlayamadığım bir şekilde hala tercih ediliyor. Ufaklıkların ayaklarında son derece şirin dursa da, bir kadının- Ve hatta ayakları 3 numara büyük göstermesine rağmen, ilk ben giymiştim diyerek ortalığa atlayan muhtemelen ayakları 43 numara ve üzeri olan erkeklerin - ayaklarını neden bir ayı patisi gibi göstermek istediğini anlayamıyorum. 5 senedir anlamadım, daha da anlayamam muhtemelen.




Bunlar da bir şey mi? Sahil güvenlikte, kumsalda, meşhur kırmızı mayonun altına giyilmiş Ugg bile var.

Şort altına giyilmesi abes kaçmasa gerek bu durumda...



www.modamutfagi.com

Aralık 23, 2009

Tanıştırayım, Çamur bey...

Bugün kaplamacı gelip, koltuğa bakıp, bana hak verince, kumaşı aldığı yeri arayıp derdini anlatmaya çalıştı. Tekstilciyiz ya, ben anlatayım isterseniz dedim. Nerden bilecektim karşımdakinin bu işi bilmediğini. Bir de üzerine "Çamur" bir insan çıkınca karşıma, konuşurken gitgide sinirlenmeye başladım. Adama, sizin kartelanızdan beğenip sipariş verdim diyorum, bildiğiniz düz renk kumaş, ama abrajlı gibi çizgilerle geldi bana. Adam bana bunun kumaşın doğal hali olduğunu söylüyor. İyi ama diyorum çizgili değil ki bu, üzerinde çizgili de yazmıyor. Zaten çizgi gibi de değil, abraj var üzerinde. Düz değil madem neden düz renk kartela koyuyorsunuz. Çizgili değil ki o diyor. Eeee? Düz de değil. Ne ? Bilmemne adı diyor. Tamam adını biliyorum ama düz değil desenli değil, Ne bu o zaman?

Biz bu kumaşı her zaman böyle satıyoruz diyor. Ne yani ben de mi hatalı kabul etmeliyim. Hata değil ki o diyor. Bariz hata işte. Hani kumaşçı olmasam yutacağım.

O zaman kaplamacınız neden dikkat etmemiş diyor sonra da . Ne bileyim ben, hem bana ne yahu???

Velhasıl koltuk cuma günü geri gidiyor. Aynı kumaşı başka firmadan bulacak gerekirse kaplamacı. Nerden bulursa bulsun, ben düz renk istiyorum, abrajlı değil.

Telefonu kapatınca işte bu sebeple diye düşündüm, bu sebeple bir firmaya girip bağlayamıyorum kendimi, bu gibi insanlara laf anlatmak beni yoruyor, üzüyor, sinirlendiriyor.

Şu bir ayda öğrendiğim en önemli şey ne biliyor musunuz?

Herkes çok akıllı, çok kurnaz, nasıl kurtlar anlatamam. İşi bilmiyorsan ustası falan seni çiğ çiğ yer. Herkes karşısındakini salak yerine koyuyor resmen. Çamur'lar. Baş etmek çok zor.

Çamur demişken, UPS hala aramadı beni...

Pes !

Şu haberi okuduktan sonra "ilik"lerime kadar ürperdim. Eşleşme olmuş, ve bu saklanmış ve-veya sadece Ermeni oldukları için başvurulmamış olabilir mi?

Bu kadar korkunç olamaz değil mi durum?

Hastalığın ne kadar korkunç aşamaları olduğunu bilmeyenler var sanırım. İliğin ırkı, dili, dini mi olur?

Bu ne ırkçılık, ne cehalet, ne saçmalıktır???

Aralık 22, 2009

Dinden imandan çıkacak sabır taşı Aslı...

Şimdi girdim içeri.

Bugün fayans, tesisat vb işlerini halletmeye gitmiştim ya.

Gittim, biraz olsun hallettim, ama bilin bakalım ne çıktı? Yeni işler!!!

Yarın da gitmek zorundayım. Taşlar özel bir sıvı ile silinecek, araları doldurulacak, silikon işleri var, yaptırdığım lavabonun altı hala akıyor.

Tesisatta kaçak olma ihtimali var ama ben aklımı kaçırmadan bir yerleşeyim, gerekirse sakinleşince kırdırırım.

Bu arada perdeler için ölçülerin eksik verildiğini, neyse ki benim pay koyduğumu, buna rağmen ancak düzgün durabildiğini, koltukları açtığımı, ama büyük kahverengi koltuğum kumaşında abraj olduğunu, pufun dikişlerinde sandalyelerin zımbalarında prb. çıktığını, katalogdan sipariş verdiğim yatak başlığının düşündüğüm gibi çıkmadığını söylemiş miydim?

Yarın bir de koltuklar geri gidecek.

Ne derdi anneannem?

La havle ve la kuvvete !!!

Aralık 21, 2009

Benim adım...



Avatar'ı izlemek istiyorum. Meraktayım. Bakalım herkesin söylediği kadar büyüleyici mi. Bir yandan da herkesin yerden yere vurduğu Yedi kocalı Hürmüz'e gitmek istiyorum. Gülmeye ihtiyacım var biraz, biraz da uzaklaşmaya.

Geçen günlerde okula çağırdılar bizim sınıfın velilerini. Branş dersleri için etkinliklere katılmak üzere. Diğer annelerle birlikte çocuklarımızın gördüğü derslere girdik. Ritm dersinde eğlendik, dans dersinde çok güldük, spor aktivitelerinde onların oynadığı oyunları oynadık, yabancı dillerde herkes farklı şeyler bildiği için çuvalladık, ama el işinde ortaya harika şeyler çıkardık. Akşamüzeri snack time, bize göre çay saati olarak düzenlendi ama öğretmenler için diğer okul günlerinden tek farkı bu değildi sanırım. Onları bayağı yorduk, güldürdük ve terlettik. Bizim için ise diğer annelerle tanışmak, hatta tanışmak ne demek kaynaşmak için iyi bir fırsattı. O kadar uzun zamandır böylesine gülmemiştim, bir kaç saat de olsa iyi geldi.

Yarın yine evin işlerine koşturacağım. Yeni ev soğuk olur diye halısavar bendeniz küçük odaya da halı aldım dün, sırada oğluşun odası var ve benim halı konusunda beni deli eden bir renk, desen titizliğim var. Bu da beni çok zorluyor. Çok beğenmesem de beğenilerime en yakın olanlarını alıyorum. Sonra da acaba şunu mu alsaydım, yoksa bunun daha farklısını da bulabilir miydim diye kendimi yiyorum. Ne zaman kararsız kalsam seçimlerim berbat oluyor zaten. Bu zamanlarda eşimin klasik erkek içgüdüsü ile hareket etmesi durumu kurtarıyor ki, o da mağazaya girip, benim seçtiklerime bakıp, işte bu diyerek 3 dakika içinde mağazadan çıkmak oluyor. Bana kalsa 3 saatimizi orada geçiririz.

Perdelerde çizgilere, halılarda puan veya daire desenlerine gidiyor ellerim. Heryerde karşıma çıkmayacak, farklı ve sade bir şey bulmak zor oluyor tabii.

Bu arada perdeleri taktım şimdilik, ütüleri mahvolmuş ama ayak altından kalktılar.

Yarın oğluşun odasının montajı var, kaplamacıdan gelen koltukları açacağım, yaptırdığım pufun taşlarını söktürüp Bülent Ersoy'un evine yakışacak o görüntüden bir an önce kurtulacağım, kendi kumaşından düğme takmak varken neden acaba kendilerine yaptıkları bu eziyet? O taşlara para da vermiştir şimdi adamcağızlar.

Tabii bir de evin halihazırda eksiği gediği yamuğu var düzeltilecek, ustalarla didişmeye devam.

UPS'in kaybettikleri parçayı 2. hafta biterken hala telafi etmediklerini söylemiş miydim acaba?

Bir ara gidip duvarları da deldirmeliyim, asılacak o kadar çok şey var ki!

Doğalgazcı amca'yı da bir yakalarsam !!!

Dip sos:

Bu beni anlatıyor bu aralar...

Aralık 18, 2009

As a well-spent day brings happy sleep, so life well used brings happy death.

İnanmak istediğimize inanmak, aksinin doğru olmadığına dair diretmek huzur veriyor bize. Her kaybımız ne fani şeylerle uğraştığımızı hatırlatıyor ama nafile. İnatla dönüyoruz başladığımız yere. Kendimizi kandırmayı seviyoruz.

Acıları bittiği için huzuru bulduklarına inanmak istiyorum. Ne biliyorum ki "sonrası" için? Hiç bir şey. Belki bir boşluk, belki bir başlangıç, belki başka bir şey inanmak istemediğim.

Avutuyorum işte kendimi. Benim acımla baş etme yöntemim başka, "Düşünme" mek üzerine. Ertelemek. İleri vadelere, taksitlere bölmek, bir nevi senet yapıyorum gelecek günlere.

Ölüm 20 sinde de yakalasa sevdiklerimizi, 90 ında da, beklesek de içten içe kaçınılmaz sonu, yaralıyor. Şükretmem gerekiyorsa bir şeye, beklenmedik olmadığına şükredilebilir sadece.

Yoksa bu geçtiğimiz sene için pek iyi şeyler söyleyemeyeceğim.

Öğretti, büyüttü, ümitlendirdi, ama acıttı, kanattı, çok da yaraladı.

Gelecek yıl hayrola...

Aralık 16, 2009

...

Ağır ağır gözlerini açtı.

Açık pencereden usulca giren rüzgar, perdeleri uçuştururken, günün ilk ışıkları, çiçek kokuları ile harmanlanıp ayak ucuna kadar geliyordu. Ayaklarını anne karnındaymış gibi karnına çekti. Güneş şimdiden ayaklarını bu kadar ısıttığına göre, yine çok sıcak bir gün olacaktı.

Usulca kalktı, ses çıkarmamaya gayret ederek, parmak uçlarına basarak terliklerini aradı. Sabahlığını giyip sessizce odadan çıktı. Bir an yatak odasının kapısında durdu. “Bu sessizlik… Bir yandan bu sessizliği severken bir yandan da nefret ediyorum, ne garip” diye düşündü.

“Çocuklar büyüyor, bak biri askere gitti, biri İstanbul’u kazandı, bir tanesi ile avunuyorum. Gün gelecek hepsi de bir yerlere gidecek. Ya o zaman ne yapacağım?” Mutfağa gidip çayı hazırladı. Kahvaltılıkları çıkarmaya başladı. Kokulu domatesleri doğradı, çökeleği çıkardı, zeytinleri üzerine serpiştirdi, zeytinyağını döktü. Bizim buraların en iyi yanı da bu diye düşündü. Her şey lezzetli, her şey taptaze. Ankara’daki oğlu da, İstanbul’daki kızı da geldiklerinde annelerine sarılmak kadar bu kahvaltılara da hasret kalıyorlardı.

Annelik kaç çocuğun olursa o kadar parçaya bölünmekmiş. Aklı kızı Demet’teydi bir yandan, bir yandan da oğlunda. Gerçi Ali’nin keyfi yerindeydi. Başlarda bu müzik ve dans hevesi, onu derslerinden alıkoyuyor diye pek sıcak bakmıyordu ama bak şimdi askeri orduevinde pek rahattı. O her ne kadar saçları kısacık değil diye orduevinde olduğuna memnunsa da, annesi elinde silah, sırtında onca yükle orada burada koşturmadığı için Allah’a şükrediyordu.

Kızarmış ekmeklerin kokusu eve yayılırken açılan yatak odası kapısının sesi ile düşüncelerinden sıyrıldı. Alelacele çilek reçelini boşaltı kavanozdan. “Hala neden uyanmadı bu çocuk, babasının bu saate kadar yatınca kızdığını bilmiyor mu?”

Çok zeki bir çocuk ama okumaya niyeti yok diyordu ailedekiler Uğur için. Gerçekten de öyle akla hayale gelmez şeyler yapıyordu ki şaşırıp kalıyorlardı. Geçen yaz, aşağıdaki bodrum katını kendisine çalışma odası yapıp, kapısını elektrik verdiği tellerle çeviren o değil miydi? Az daha çarpılacaktı annesi onun yüzünden. Babası da ne çok kızmıştı o zaman.

“Kalk oğlum, hadi bak, baban kalktı, lavaboda. O çıkmadan kalkmış ol” diye seslendi kapıdan usulca.

“Tamam” diye boğuk bir ses geldi içeriden.

Tekrar mutfağa gidip ekmekleri aldı yanmadan, çayları koydu. O sırada lavabonun kapısı açıldı. Arkasını dönüp gülümsedi, günaydın demek için.

Kocasını gördü.

İçine, taa kalbine bir sızı saplandı sebepsiz.

“Ne oldu? “ diye sordu, bir anda bembeyaz kesilen suratını görünce korkan Nevzat bey.

“Yok bir şey “dedi, “Bir anlık bir şey.”

Kocasının yorgun yüzüne baktı, “Çok çalışıyorsun bu aralar.” .

“Vergi zamanları” diye söylendi kocası. “Biliyorum yoruluyorum ama yavaşlayacak işler er geç. Sıcaklar daha çok yoruyor beni, gece terlemiş olmalıyım kolum tutulmuş, ağrıyor.”

Sonra endişeyle karısının suratına baktı. “Sen iyisin ama, değil mi?”

“İyiyim” dedi Pakize, gülümsemeye çalışarak.

Oğlu da sofraya gelip kahvaltıya başladıklarında hala yüreğinde çöreklenmiş o sıkıntıyı atamamıştı oysa.

Gün boyunca içinden atamayacağı o sıkıntıyı…


Canım babaannem, sen gitmeden bitiremedim senin hikayeni. Bitirirsem gideceğine inandırmıştım kendimi. Oysa ölüm gafil avlıyor bizi.

Yılların devlet gibi kadını, komşuların Kraliçe Elisabeth'i, benim koruyucu meleğim, pamuğum, mis kokulum, bir tanem, araba kullanmayı bilen, bana msn'den mesaj yazan, hamburger seven süper babaannem, biliyordun, biliyorsun seni dünyadaki herkesten daha çok sevdim ben.

Senin acının bittiği yerde benim acım başladı. Ama geçecek, her acı gibi. Sadece seninle geçen güzel günler kalacak aklımda.

Öğreniyorum her ölümle, ne yazık ki, öğreniyorum...

Derdim başımdan aşkın...

Dün yeni evin temizliği vardı. Doğalgaz bağlanma aşamasında olduğu için sanırım - 25 - Ok abartıyorum - derecede çalıştı kadın. Sözde inşaat şirketi evi temizletmiş, yetişemeyeceğini anlayınca ben de gidip yardım ettim. Ellerimdeki Domestos kokusunun 25 yıl - Biliyorum, abartmakta üstüme yoktur ama bundan neredeyse eminim- çıkmayacağını düşünüyorum.

Bugün yenilenen ve yeni mobilyalar gelecek, yani kutuplara doğru hazırlanmalıyım birazdan.

Bu sebeple bloglar biraz askıya alındı bu hafta.

Bir yandan evin işleri , bir yandan da UPS ile uğraşıyorum. Teslim aldığım gönderide eksik bir parça olduğunu farkedip hemen aradım, 3 gün 3 ayrı kişiye kayıt aldırdıktan sonra biri tutanak için geldi, gelen kişi ertesi gün haber vereceğini söyledi, haftasonu ile 5 gün bekledim, ses çıkmayınca bir günde 3 ayrı kişi ile konuştum, bana gönderici ile iletişime geçmemi söylediler, gönderici ile çoktan görüştüğümü ve onların da başvurduğunu söyledim, bana ne onların ne de benim bir şikayetim olmadığını, foto için birini göndereceklerini söylediler, ben zaten foto çekildiğini söyledim, ya tamam o zaman karşı taraf şikayet etmeli dediler, karşı taraf şikayet edince, mal sorunsuz teslim edilmiş, şikayet yok ki demişler.

Sevgili UPS ya telefon hatlarının hacklenmiş, bir haftadır konuştuğum 9 kişi sizin elemanınız değil, ya birbirinizden haberiniz yok iletişiminizde bir probleminiz var, ya da "çamura yatmak" deyimini doğruluyorsunuz. Ben çözemedim ama çözmeye niyetliyim.

Dün temizlikte tesisat, silikon, taş işlerinde bir sürü sorun çıktığını ve o temizlenen eve yine yeniden usta doluşacağını söylesem durumum daha da vahimleşir mi?

Üstüne üstlük taşınırken "Hop hop hop değiş tonton" birden bankamatiğe dönüşmem de cabası.

Acıların kadınıyım sevgili günlük.

Açın ordan bir Amr Diab...

Aralık 14, 2009

Why does it always rain on me?

Yaş ilerledikçe kadınlarla erkeklerin fikirleri arasındaki uçurumun daha da büyüdüğünü düşünmeye başladım. İnsanlar değişiyor, o "4'ünde neyse 40'ında da " tanımı sadece insanların işine gelen şeylerde geçerli. Ya da tahammülümüz azalıyor bazı şeylere.

Ama anons edeyim şimdiden. Bu hafta bana tahammül etmeniz ve sonsuz bir anlayış göstermeniz lazım. Sinir stress had safhada. Taşınmadan önceki son hafta ve acaip işim var.

Yemek yapamayabilirim, kimseyi arayamayabilirim, ve hatta arayıp sormayana çatabilirim.

Hava da bozuk zaten, en azından benim için...

Aralık 12, 2009

Tweetlemek yada Tweetlememek. İşte bütün mesele bu...

Aylar önce açtığım ama üzerine kafa yormadığım için unuttuğum, sonra aslında kafa yoracak bir şey olmadığını farkedip aylar sonra girdiğim, girince de bir infomania adayı olarak pek hoşuma giden Twitter, her işin suyunu çıkarmaya bayıldığımızdan olsa gerek, geçtiğimiz senelerin Facebook görgüsüzlüğü gibi bir ilgi ile karşı karşıya.

Facebook'da şans eseri gece klübünde rastladığı ve aralarında "hmmmf" dışında bir konuşma geçmeyen, amcasının dayıoğlunu arkadaşı olarak ekleyen güruhun yeni eğlencesi burada daha çok tekipçi sahibi olmak. Ama bu sefer işleri biraz daha zor. Zira izlenmek için ilgi çekmeleri gerekiyor. Ve okunmaya değer olmaları.

Muhtemelen kendisini Twitter'ın köklü ailelerinden birinin ferdi olarak gören dil uzmanı E.V. nun "twitter eskisi gibi değil ama... bu günlerde pek girmiyorum... eski zeka düzeyi kalmadı malesef" diyerek tweetlemesi durumu çok iyi açıklıyor. Bu arada kendileri de 5 kasım 2009 da Twitter'a katılmışlar :)

Sokağa çıktığında her attığı adımı tweetleyenlerden değilim. İzlenmek için değil izlemek için katıldım. Ama kısa zamanda benim için diğer iletişim sitelerinden daha fazla ziyaret edilen bir yer olup çıktı. Sevgili Ece'nin bugün yazdığı gibi, gazetelerde 1000 haber var Twitter'la ilgili. Dedikodu sütunları burada çıkan atışmalardan, köşe yazarları etinden sütünden ve diğer faydalarından bahsediyor. Herkes onun hakkında yazıyor. Yarın gazeteyi elinize alın, dikkat ederseniz siz de şaşıracaksınız.

Bir süre sonra bu furya da bitecek, kısa zamanda eskiteceğiz ama bahsetmeyecek gibi de değil aslında.

- Öncelikle bilgiye daha kolay ulaşmak için büyük kolaylık. İlgilendiğiniz konularda bir çok yayınevininin haberlerine kolayca ulaşabiliyorsunuz.

- İlgilendiğiniz konuda veya mesleki konularda bir çok insanla iletişime geçebiliyorsunuz.

- Bir çok blogger orada, yeni bloglar keşfetmek de kolay.

- Sadece ben mi bu şekilde hissediyorum bilmiyorum ama çok daha samimi. Aklımdakileri kısaca yazıp işime dönebiliyorum.

- Tüm dünyadan basın ve sanat dünyasından izlediğiniz insanları takip etmek zevkli.

- Sadece ilgilendiğiniz ve ilgilenmeye değer bulduğunuz insanları takip ederek, diğer insanların yazdıklarını okuyarak zaman kaybetmiyorsunuz. Her gün yeni ilgi çekici insanlara rastlayabiliyor, ve onlardan yeni bir şeyler öğrenebiliyorsunuz.

- Evet, aynı zamanda öğretici. Kimi yazar ve sanatçıların egolarının şişkoluğu karşısında şaşırabilir, hiç tahmin etmediğiniz insanların görgüsüzlüklerine şahit olabilirsiniz. Amacını aşan yorumlarla gündeme gelmeye çalışanlar, iki lafı bir araya getiremeyen ünlüler, kendisini anlatmayı pek seven kimi basın yayın mensupları beni hem şaşırtıyor, hem de itiraf etmeliyim çok eğlendiriyor.

Bir açıdan da burası "Hiç bir şey göründüğü gibi değildir" sözünün ispat yeri adeta.

Yoksa siz hala " Tweet" lemiyor musunuz?

Aralık 11, 2009

Başkomutan Ooo bama

İnsan hakları gününde Newsweek'de yazan Angie, Amerikan başkanını eleştirerek, onun bu konuda yeteri kadar ilgili olmadığını, sorunlara eğilmediğini, ve duyarsız hareket ettiğini belirtmiş. Özellikle Sudan ziyaretlerinden sonra bu konuda daha da hassaslaştığı belirtilen aktristin Darfur konusunda da sinirleri tepesinde olmalı. Aman bizimkiler duymasın. Dünyanın en azından sadece kulağını kapadığı gerçeği, bizim yöneticiler adeta inkar edecek üstlerine vazifeymiş gibi. Zaten her işe maydanoz olmakta üzerimize yoktur. Bir tek kendi işimize gücümüze bakamıyoruz. Ülke karışık, adalet sistemi tartışılıyor, cezalar ceza değil, suç desen tartışılır.

Sadece günün gazetelerini açıp okumanız yeterli. Aynı suçu 25 kere işlemiş bir adam çıkıyor dışarı. Acaba kaç kere daha işlemesini bekleyeceğiz? Durağa dalıp 5 kişiyi öldüren bir başkası özür diliyor, ve can başına 4 yıldan 20 yıl ceza alıyor. Biliyoruz ki zaten 4 yıl sonra iyi halden salacaklar dışarı. Töre cinayetleri, kadına şiddet, tecavüz haberlerinden geçilmiyor.

Hollywood filmlerinden bir anektod olarak ağzımıza yer etmiş sadece: Adalete güveniyorum.

Güvenmeye devam edin...

Zaten dünya pis bir yer oldu. Ağzı bozuk.

Nobel barış ödülünü, " İki savaşın başkomutanı olarak alıyorum" demiş başkan.

Bu ismiyle tezat demecinden sonra bizim Anadolu insanının neden başkanın zaferine bu kadar sevindiğini, onu neden bu kadar bizden biri gibi bağırlarına bastıklarını, kendisinin bizim başbakana neden arkadaşım diye hitap ettiğini - Bknz. Yalaka köşeciler- anladım.

Ancak bizimkilerden bekleyebileceğim talihsiz bir söz olmuş bu.

Angie eleştirmekte haklı değil mi?

Dip sos: Evet asıl konumuz beyefendi ama yukarıdaki foto dururken onun fotoğrafını asacak değilim. Anlamadığım bir şekilde politikacılar- Bizimkiler bile- orada burada karizmatik ve yakışıklı seçiliyor ya - Bizimkiler bile !!! - ve giyimi kuşamı baş sayfa haberi oluyor ya- Bizimkiler bileee !!!- ya diyorum ben körüm, ya da zevksizim. Bay başkan ayrı bir alem ya bizimkiler? Ağarmış badem bıyık, göz altı torbası, koca göbek, omuzları çökmüş duruş üzerinde gri takım elbiseli erkekleri beğenen kadınlar varsa , sizi Notre Dame'ın kamburu fanı olmaya davet ediyorum. İnanın bana tam tipiniz.

"Yakışıklı politikacı yoktur, güce hayran kadınlar vardır..."

Festina lente...

Yorgunum. Ve itiraf etmeliyim kendimi salak gibi hissediyorum. Öncelikli sebebi, tezcanlılığım ile her şeyi bir an önce yapmak isterken ustalar tarafından iyice kazıklanmam değil tabii. Ne alakası var canım?

Tesisatta fahiş fiyata bir takım değişiklikler yaptırıyorum. Ama en azından para vermek dışında hiç bir şeyle uğraşmıyorum. Bu da bir avantaj değil midir?

Ama yatakodasının orj rengini beğenmeyince boyatmaya kalkıp, inanılmaz bir fiyat ve tüm eve yetecek boya talebi aldıktan sonra, yarı fiyatını öneren birine balıklama atlayınca o fiyatın aslında günlük ücretleri olduğunu ve benim bir kaç saatte boyanan odam için aslında daha az ödemem gerektiğini nereden bilebilirdim? Yeteri kadar boyacı araştırmazsan öyle olur tabii. İlkinin verdiği fiyat beni kör etti.

Haydi o fiyatı verdin, hiç olmazsa daha sonra değiştirmeyi düşündüğün diğer odaların rengini de değiştir değil mi? Yoook, Aslı'nın saflığı üzerinde.

Herneyse, diğer odalar orjinal halleriyle de kullanılabilir. Zaten biraz daha boya almaya gitmek de zor geliyordu.

Bunun üzerine Ups ile gelecek olan perdenin mekanizmasının bir parçasının kargoda kaybolmuş olması da tuz biber oldu.

Durun bakalım orada.

İnsanların emeğine fiyat biçemeyen, raici bilmeyen, ve pazarlık edemeyen bir saf olabilirim ama o kadar da değil. Hakkımı ararım.

3. gün bugün, nihayet geldiler, foto çektiler, gönderici firmaya raporu yazdılar, kararlıyım, bunu telafi edene kadar onlar, işin peşindeyim.

Perdelikleri ve diğer detayları en iyi kaliteye en iyi fiyatlarla hallettim, sırada eve giriş için gereken diğer detaylar var. Su, elektrik, doğalgaz, telefon, net açılması, temizliğin yapılması, döşemeciyle marangozdan gelecekler, mobilyacıları beklemek ve nakliye gibi.

Bir daha taşınmak mı?

Haha haaaaa !

Dip sos: Sitenin peşindeyim. Gerekli her yere yazılı bildirimi yaptım. Sitenin eski sahibi olduğunu söyleyen bir isme ulaştım. 300 küsür yazımın silindiğini söylediler, ama hala yazılar yerlerinde duruyor. Sonucu bekliyorum.

Aralık 09, 2009

Boğaz ağrısı, ustalarla savaş ve hırsız site- Yorgunum...

İzmir'den aldığım kış çayını demleyip, içine Çanakkale'den dönerken aldığımız ıhlamur balını ekleyerek içiyoruz. İki hafta tatilden solayı okula gidemeyen oğluş, bu haftada soğuk algınlığından evde. Benim boğazım acıyor, onun burnu tıklaı. Arada bir ateşi yükseliyor, çok düzensiz, hiç böyle olmamıştı.

Bu arada dün yeni evde kornişçi, badanacı, tesisatçı ile uğraşarak ve bir oraya bir buraya malzeme seçmeye koşarak geçti. Neyse ki bir çok iş halloldu.

Bugün evde dinleniyorum, yarın ev işi var, sonra bir problem kalmazsa Galata Moda.

Bu arada geçen hafta yazdığım hırsızlık devam ediyor. "Ensonmoda net" " Moda Mutfağı"ndaki tüm yazılarımı harfi harfine çalmaya devam ediyor. Nette hiç bir yere başvurmadım, faydası yok biliyorum. kaldırmaları için yeteri kadar zaman verdiğimi de düşünüyorum, baktım bugün, hala duruyor yazılar, kopyalanmaya da devam ediyor, madem kaldırmıyorlar ben de yarın savcılığa başvuruyorum.

Bu arada araya bir de dr ziyareti sıkıştırmalıyım, çok iş var...

Aralık 07, 2009

Yazık...

Molotof kurbanı Serap ölmüş.

Hatırlatayım İstanbul'da teröristlerce bombalanan otobüsteki gencecik bir kardeşimizdi.

Vücudu ağır derecede yandı.

Antibiyotiğe dirençli bir mikropla savaşıyordu yanıklardan dolayı.

Yıllar içinde bombalanma, taranma, kaçırılma sonucu ölen binlerce masum sivil Türk, Kürt, Azeri, Alevi, Laz veya başka kökenli insanımız gibi o da öldü.

Daha geçtiğimiz hafta bir sürü yerde gösteriler yapıldı, yine, yeniden kan döküldü.

Teröristlerle anlaşmaya çalışıp, açılmaya çalışan, terörist sözcülüğü yapan partiyi neredeyse bağrına basan, 3-5 metrekare için azılı katili yeniden yargılayacakları konuşulan insanlar, yarın bir gün adamı milletvekili yapmaları istendiğinde ne hatırlayacaklar acaba?

Serap'ı mı?

Hayır.

İzmir'i.

Teröristleri bağrına basmayarak çoook ayıp eden !!! İzmir'i. Hiç de demokratik bir görüntü veremeyen İzmir'i. Sessiz kalıp herşeyi sineye çekemeyen, koyun gibi güdülemeyen İzmir'i.

Taş atmışlar.

Tı tı tı...

Çok ayıp.

Hiç onlar bize taş atıyorlar mı?

Tarih tekerrür eder. Kurtuluş savaşında da ilk kurşun İzmir'den atılmıştı. İster Faşist deyin, ister gavur, ister cesur.

Ne övgüye, ne yergiye ihtiyacı var o insanların.

Keşke Serap'a taş atıp, bayrak açsaydı birileri, yada tencere tavaları vursaydı birbirine balkondan bağırarak.

Hala hayatta olurdu en azından...

Aralık 06, 2009

Kendinizle gurur duymalısınız...

Yazmayayım diyorum.

Çok tutuyorum kendimi.

İnanın çok tutuyorum.

Yazsam bir şey değişecek mi? Hayır. Üzerine fikrimi yazdığım için küfürlü mailler aldığımla kalacağım.

Zaten yazsam benim de ağzım bozulacak.

Eee, ne gerek var hıra güre. Zaten ülkem yeterince karışık. Yüz verilenler astarının peşinde, ayaklar baş olmuş, kafası çalışan başlar ya yerlerde sürünüyor, oraya buraya tıkılıyor, yada kafası o kadar iyi çalışıyor ki, rüzgara uymuş, ne yönden eserse o yöne savruluyor.

Cihangir kafelerinde bacak bacak üstüne atıp, kahve eşliğinde sigara içerken ahkam keserek demokrasi savaşı !!! veren entellektüeller, eleştirdikleri boş kafalı kahvehane kültürü adamlarından daha akıllı sayıyor kendini.

Yazarı, okuma yazması olmayanı, bütün adamlar oturduğu yerden memleketi kurtarıyor.

Oysa Türkiye'nin bir gerçeği var.

Acınacak haldeyiz. Birlik beraberlik bozulmuş, yasaya uyan yok, yasaya uyanları uyaran çok.

Sadece 3 gün içinde okuduğum haberler bile lanet ettirdi.

Herkes kendi paçasını kurtarmanın derdinde, kimse birbirini dinlemiyor, dinlese de anlamıyor, anlasa işine gelmiyor saygı göstermiyor.

Boktan durumdayız, aynen öyle, rezil bir şey.

En büyük derdimiz dedikodu sütunları olsun. Yapılan her açılıma, her saçılıma, her içine s.çılan şeye karşı üzerimizde var olan o miskin vurdumduymazlık ayrı bir hava katıyor bize.

Yakışıyor.

Yakında aynaya bakınca göreceksiniz yarattığınız görüntüyü.

Sonra Harvey Nichols'la Mos bile kurtaramayacak sizi, buz gibi bir Frappe için üzerine...

Aralık 03, 2009

İzmir'den kısa notlar...

İzmir'den döndük. Bir hafta yine tadına doyulmaz bir şekilde geçti. Bir çok arkadaşımı göremedim, oturup bir kahve içemedim, yine bir yanım eksik geldim anlayacağınız. Ama iş çok, şu taşınma işini bir halledeyim moda mutfağı için çok fazla şey var yapılacak. Aralık ayı yoğun geçecek.

Yarın 10. yılımızı kutluyoruz. İyi tarafı, çok fazla boşanmaya şahit biri olarak "Oooo 10 senelik evlilik mi?" diye gıptayla baktığım ve garip bir hayranlıkla incelediğim hatta aramızda kalsın sabırlarına, istikrarlarına, bir çok şeye gülüp geçmelerine şaşkın bakakaldığım o güzide insanlardan biri oldum.

"Başardım, başardım, ben de başardım" diye zıplayabilirim yani.

Kötü tarafı...

Tamam tamam, yaşlanıyorum...

İzmir' özel notlar yazmalı ayrıca. Ama ben yazana kadar gidecekler için bir kenara not etmeli , yarın Avrupa'nın en büyük gece kulübü gibi iddialı bir sıfatla "Lou Jain" açılıyor. Mekan 3200 metre kare üzerinde. Yemek için tercih edebileceğiniz hoş mekanlar var içerisinde.

Topçuya gitmeden dönmeyin, hala lezzetli. Porsiyonlar ufalmış gibi, ama yoğurdu, mezeleri hala iyi.

Kumru atıştırın mutlaka. Efes oteli , yani yeni Swissotel'in arkasında bir kaç yer var.

Tatlı ve kahve için bu aralar en gözde mekanlardan biri Eski Fil Pizza'nın yerine açılan Peximet. Tatlı seçenekleri geniş ve çok leziz.

Ve, Çeşme Dalyan'daki Balıkçı Hasan'ın Alsancak Kordon'da yeni yerini açtığını da müjdelemek isterim.

Yol yorgunu bir süre burada olmayabilir, en kısa zamanda görüşmek üzere...