Ocak 30, 2010

Değer sizsiniz !

Rekor cezaymış.

Aman efendim hiç görülmemiş şeymiş.

Eeee?

Biz Türklerin canı öyle değersiz öyle kıymetsizdir ki, bir yada bir kaç cana 33 yılı çok görürüz.- Bu arada bu aşağıda bahsedeceğim malum indirimle zaten 3 te 1 ine iner- Normalde alkollü yada ehliyetsiz direksiyon başına geçenler bile frene dokunmadan bilerek yapmışcasına sokak arasında, en sağ şeritte veya kırmızı ışıkta, nerede olursa olsun bir diğerine çarpar, bir kaç ayda çıkar.

Bize kalırsa bu son derece normaldir.

Aslında 3 yıl alır cezayı ama her 3. sayfa haberinde Özal'ı rahmetle !!! anmama sebep olacak çıkardığı ceza indirimi ile neredeyse 3 ay yatar çıkarlar.

Annem her okuduğunda bu haberleri söylenir... Birini öldürmek istiyorsan arabayla çarp, cezası bile yok, inanılır gibi değil.

Bugünki gazeteleri açın bir cinayet daha, alkollü türkücücüğün alkollü şoförü frene bile basmadan taksiye arkadan çarpmış. Pardon çarpmış hafif kalır, tam tabiri: Geçirmiş

İçindeki karı koca ölmüş.

Bu kadar !

Net. Basit. Sonuç bu kadar ortada.

Bu adam bir katil !

Hoş katillerin bile yeterince ceza almadığı bir ülkede bu adamın bir katil olarak yargılanmasını istemek bile trajikomik ya neyse.

5 yıldır blog tutuyorum, 5 yıldır 500 kere yazdım, hadi ben tırışkadan bir blogger'ım belki onlar için, köşe yazarları yazıyor yıllardır, yok kimse çıkıp da şu yasalara bir çeki düzen vermiyor bu konuda.

Kimse çıkıp sen benim affedemediğimi nasıl affedersin diye sormuyor?

Malum birinin oğlu , malum bir kaç tanesinin akrabaları da birilerinin ölümüne sebep olup şimdi elini kolunu sallayarak dolaşabiliyor ya, belki de bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyorlar.

Aslında şu an onların her birinin içeride cezalarını çekiyor olmaları gerekirdi. Hala...

Ama diyorum ya, bizim canımız kıymetsizdir. Aslında şu ülkede üzerimize giydiğimiz kıyafetler kadar bile pahamız yok. Hesaplayın göreceksiniz...

www.aslicin.blogspot.com

Ocak 28, 2010

Evde geçen zaman...

Sözde Sömestr tatili. Oyuncak müzesi, Dev akvaryum ve MiniaTürk gibi planlar suya düştüğü gibi, evden bile burnumuzu çıkaramıyoruz. Salı günü sinemaya gidebildik sadece. "Kurbağa ve Prenses" müzikal bir animasyon. Oldukça keyifli. Ama bizimkinden biraz daha ufaklar için uygun değil, içinde onları ürkütecek sahneler de var. Salonu popcorna boğduğumuz için kimse bizi tersleyemedi çünkü sadece bizim grup 5-6 yaşlarında 4 çocuktan oluşuyordu. Gelen diğer izleyicilerinde bu yaş civarı arkadaşlardan oluştuğu düşünülürse savaş alanı gibi olması kaçınılmazdı. Diğer çocuklar arada koştururken bizimkinin oturup, babalarıymış gibi, hadi gelin, film başlayacak, kaçıracaksınız der gibi endişelenmesi de başka bir hikaye.

Sonra bir şeyler yiyerek, oyuncak bölümünde enerjilerini harcadılar.

Bir açıdan evde oluşumuz iyi. Kerem'in kronikleşen geniz akıntısı ve bronşlarının doluluğu haftalardır geçmeyince antibiyotiğe başladık. 1 yılı aşkındır kullanmamış olmakla övünüyordum. Ateşi çıkmadığı halde başlamak beni kahretti ama o kadar uzun sürdü ki kayıtsız kalamadık. Şimdi en azından evde dinleniyor.

Ben ise evde tıkılı kaldıkça enerjimi kaybediyorum. Kerem'i oyalamak, birlikte kurabiye yapmak, sonra onları Tv karşısında yemek, Farmville'de çiftliği büyütmek, kış çayı yapmak, içmek, bir daha yapmak, arada resim yapmaya devam etmek. Karı seyrederek sıcak bir şeyler içmek iyi hoş da, nereye kadar ?

Dip sos: Okulun açıldığı ilk gün spor salonuna yeniden başlıyorum. Şu son bir kaç aylık düzensiz hayatın bana kestiği hesap 3 kilo. Tiz verile, 55 e inile...


www.aslicin.blogspot.com

Ocak 25, 2010

Beni bu havalar mahvetti...

Sevmiyoruuum ! Bunu bir kaç kere daha dile getirdiğimi biliyorum ama bu benim gibi kışı sevmeyen biri için nasıl işklenceli bir hafta oldu bilemezsiniz.

Kış benim için ancak şu kadar çekilebilir:

Ben evde olayım. Sıcacık evde camın önüne pijamalarla kıvrılıp sıcak bir şeyler içerken kitabımı okuyayım, arada yağan karı seyredeyim, oğluş çok isterse çıkıp 5 dakika kar topu oynayalım.

Sonra hooop ertesi gün hava 15- 20 derecelere çıksın, güneş parlasın, içimiz ısınsın.

İşte bu kadar. Sonra kış bitsin...

Benim için güneşsiz bir hava ışıksız ve nefessiz bir gün demek. Gri puslu ve sevimsiz. Hele üşümeye hiç tahammülüm yok, baharda bile birazcık serinlediğinde en mutlu olduğum anlar güneşin altında ısınmış arabanın içine girmek. Güneşten yanmış direksiyonu tutup ellerimi ısıtmak. Ohhh, kemiklerim ısınıyor.

Bir kedi gibi güneşin altında bir o yana bir bu yana kıvrılarak hamakta uyumak da cennetin yeryüzüne inmiş halidir benim için.

Şimdi anladınız mı çektiğim işkenceyi ? Karı görmek bile ürpermeme yetiyor. :)

www.aslicin.blogspot.com

Ocak 24, 2010

Teşekkürler Banu !

Banu ile önce bloglar vasıtasıyla tanıştık. Sonra Akıllıbebek için yazmamı istediğinde yüzyüze tanışma şansı da yakaladık. Sonra fırsat oldukça görüştük, telefonlaştık, mailleştik. Onların sıkı çalışmaları ile Akıllıbebek büyüdükçe, ben de oradan buraya savruldukça fazla zaman ayıramasak da, benim belki yoktu ama onun harika bir bahanesi vardı.

Çocuklar için kitap satışı yaptıkları COGİTOY.

Dün kargo bize gördüğünüz kitabı getirdi oradan. Banu herşeyin nedenini ve nasıl olduğunu soran bizim ufaklık için harika bir hediye seçmiş. Kocaman cildiyle ve içindeki bilgilerle beni çok şaşırttı bu kitap. Sadece şimdi değil, tüm ilkokul hayatı boyunca da açıp bakabileceği 1000 sorunun 1000 cevabı var.

İtiraf edeyim, ben başladım öncelikle okumaya. Bilmediğim ne çok şey varmış meğer. Her şey basit bir dille anlatıldığı için akılda da kalıcı.

Şimdi oğluş için karne hediyesi kitaplarını seçmeyi düşünüyorum oradan.

Belki benim de hoşuma gidecek başka kitaplar da bulabilirim :)

Dip sos: Kerem kitap kadar içinden çıkan balonlar ve magnetleri de çok sevdi. Gördüğün gibi hepsi dizilip poz verildi .

www.aslicin.blogspot.com

Ocak 23, 2010

Karne hediyesi kitap mı olurmuş canım ?

Dün karnesini - gelişim raporu diyorlar- aldık. Bunun yanısıra, ayrıca raporlar, sertifikalar ve yıl içinde yaptıkları çalışmalardan fotoğrafları içeren cd leri de var.

Ben de o kadar sertifika yok, bu şu velede !

Şimdikiler çok şanslı.

Sana karne hediyesi alacağım, dedim. Akıllı, uslu ve başarılı olduğun için.

Ne alacaksın?

Hmmm, bir kitap ve bir de pilli diş fırçası. Dişini iyi fırçalamıyorsun gibi geldi bana!?

Neden oyuncak değiiil ?!?

Çünkü akşamları okuyacağımız yeni kitaplar gerekiyor.Ayrıca odana oyuncaklar sığmıyor.

Burada bir parantez açalım, aslında sığar, ama küçük bey eski oyuncaklarını dağıtmaya kıyamadığı için yenilerine ve yaşına uygun olanlara yer açılamıyor. Bir de tabii Hot Wheels çılgınlığımız da vardı ki, onları şu kutuya bile sığdıramadım. Neyse ki kutu oyuncaklarını keşfetti. Bunlar biraz şansa dayalı olsa da, en azından oynaması daha zevkli, ve bireysel de değil.

Ama benim hiç de iyi değil oyuncaklarım.

Öyle mi? O zaman onları bir torbaya doldurup kapının önüne koyabiliriz, beğenen çocuklar veya oyuncağı olmayanlar gelip alabilir.

Hayııır!

O zaman oyuncaklarının değerini bil.

Bir parantez daha. Odasını kendisi toplamak zorunda olduğu için dağıtmak da istemediğinden bir çok kutu açılmıyor.

Velhasıl, ben ne kadar kısıtlamaya çalışırsam çalışayım, babasıyla yaptıkları fısır fısır planlar sonrası bence bu konuda doyumsuz eşime göre haklı ve şanslı bir çocuk yetişiyor.

Ben kitap ve diş fırçasında kararlıyım, ama fısıldaşmalar başlıyor evde.

Aslında ne desem nafile ...

www.aslicin.blogspot.com

Ocak 20, 2010

Taşınacak olanlara tavsiyeler

Torba taşımayı oldum olası sevmem. Kesekağıdında taşımak ne yazık ki zor, filmlerde de eninde sonunda düşüp içindekiler dökülür zaten. File desen iyi hoş da ben ne aldığımın görünmesinden de hoşlanmam. Bu sebeple bu torbalar tam bana göre. İlk önce Watson'dan almıştım ama boyutu pek ufak geldi. Sonra Carrefour'dan aldım, hatta gittiğim ülkelerden de farklı tasarımlarını toplamıştım ama onlar da çok büyüktü. Bunu sevdim. Şimdi market alışverişlerine giderken katlayıp çantama koyuyorum. Bu arada Taç'da artan kumaşlardan büyük bez torbalar yapıyor ki bu da çevre için hoş bir çalışma. Yalnız saplarını biraz daha uzun yaparlarsa kullanımları daha kolay olur.

Evet nihayet yerleştik. Bir kaç avize ve takılacak bir kaç raf kaldı sadece. Raf takmaya çalışırken delemediğimiz ve mahvettiğimiz duvarı şimdilik tablo ile kamufle ettim, en kısa zamanda boya alıp rotuşlamalı o da ayrı tabii.

Yeni taşınmış biri olarak taşınacaklara tavsiyeler vermeyi borç bilirim efenim...

Öncelikle eğer bu taşınma bana 3 liraya patlar diyorsanız hemen söyleyeyim çarpı üç ekleyin ona. Her şey ama herşey para. Bankamatik gibi oluyorsunuz.

İşten bir kaç gün izin alrsanız o ev aylarca bitmez. En az bir hafta yıllık izinden kullanılmalı.

Çok yorulacağınızı da garanti ederim.

Evin elektrik, su, usta işleri ve doğalgazını halletmeden taşıma şirketini aramayın. Şirketi ararken de en az bir kaç yerden fiyat alın. Kafanızdaki fiyatı duyduğunuzda benim gibi atlamayın, daha ucuza da ayarlayabilirsiniz. Zira o gün için sadece yemeklerini ve içeceklerini değil, birer paket sigaralarını da size aldırıyorlar. Sigara diyorum, düğünlerde altın niyetine takılacak yakında !

Eğer siz de benim gibi elin adamına eşyalarımı elletmem diyorsanız her şeyi kendiniz kolileyeceksiniz demektir ki, bu durumda ya yapı marketlerdeki kolileri yada aşağıda gördüğünüz Keskinoğlu yumurta kolilerini öneririm. Kendilerine de teşekkürü borç bilirim, sadece yumurtalarını değil kolilerini de severek kullandım :)


Fazlalık her şeyi ayırın, taşındıktan sonra da yeni eve sığmayan her şeyi ! Çevre katliamına katılmamak adına daha az tüketici olarak, elinizden geçirebilecekleri geçirin, bazı şeyler eski, onları görmekten de sıkıldım ama lanet işte, hala çalışıyorlar diyorsanız yapacak bir şey yok. Tüketim manyağı olmamak adına ben de bazı şeyleri inatla kullanıyorum. Eşya yenilemek de buna dahil. Bir çok şeyi yeniledim ama daha fazla ağaç kesimini önlemenin bir yolu da yeni mobilya almak yerine onları yenilemek olacaktır.

Bu arada her kolinin üzerine hangi odaya gideceklerini yazmanız yetmiyormuş, özetle içindekileri yazmanız da iyi olur.

Bavullar. Süper işe yarıyorlar.

Ve son olarak, Tv ve internetten uzak olduğunuz o bir kaç gün, yerleşme telaşından usanan çocuğunuzla iyi zaman geçirmek için kutu oyunlarını öneririm. Biz yorgunluk kahvemizi, o da ılık sütünü içerken "Fare kapanı" ile eğlendik. Hala da oynamaya devam ediyoruz...

www.aslicin.blogspot.com


Ocak 19, 2010

Pino'ya gecikmiş teşekkür

Kardeşimin kedilere düşkünlüğünden bahsettikten sonra sevgili Pino, onun için bir tablo yapmak istediğini söyledi.

Bir süre sonra da yukarıda gördüğünüz şahane, ama bizim için anlamı güzelliğinin de ötesinde olan kedileri geldi.

Uzun zamandır fotoğrafını koymayı planlıyordum ama Anıl için hazırlandığından anneme vermiştim, açıkçası Kerem odasına, ben de gördüğüm an bayıldığım onu bize hatırlatacak bu renkli kedileri bilgisayarda çok zaman geçirdiğim odaya yada mutfağa sevdiğim bir diğer tablonun yanına asmayı düşünüyordum, ama annem için ne kadar önemli olduğunu bildiğimden oğluş da ben de feragat etmek zorunda kaldık. Şimdi Anıl'ın odasında duruyor çünkü annem bazen onun ruhunun oraya geldiğine inanıyor.

Bir haftasonu Ankara'ya gitmek istememin en büyük sebeplerinden biri olan Pino'ya sevgilerimi ve tekrar tekrar teşekkürlerimi göndermek istiyorum.

Koca bir XOXO...

www.aslicin.blogspot.com


Ocak 17, 2010

Esperanto dilinde, Saluton :)

Rahmetli dedem, onu hiç tanıyamamış olsam da, bildiğim kadarı ile ailemizde her zaman saygıyla anılan, Atatürk gibi adamdı diye tabir edilen bir beymiş.

Ben doğmadan uzun yıllar önce kaybetmişler onu.

Bizim ailede hikayeler bitmez, ne saray doktorluğu yapan büyük büyük dedenin maceraları, ne de aksine Kurtuluş savaşında direnişin paralarını korumak için Yunanlı'lardan İtalyan'ların işgal ettiği Menderes'in diğer tarafına kaçmaya çalışan ninem ve büyük dedenin yaşadıkları. Uzun ve dinlemesi benim için çok keyifli hikayelerdi bunlar. Canım babaannem geçen yıl oturup konuşabildiği zamanlarda uzun uzun anlatmıştı bunları bana, ben de - iyi ki- not almıştım.

Şimdi o da rahmetli olduğuna göre bunları bize anlatacak ne yazık ki kimse kalmadı.

Ninemin ve büyük dedenin yaşadıklarının hikayesini hatırlatacak tek bir yer var: İzmir'deki Atatürk müzesi.

Her İzmir'e gidişimde ziyaret etmeyi düşünüp de gidemediğim yer.

Müze için verdiğimiz belgelerin yanında kimseye vermediğimiz başka belgeler de çıkmıştı ortaya.

Dedemin Esperanto dili için yaptığı çalışmalar.

Bir sözlük çalışması, notlar, çeviriler.

Bazılarının eski Türkçe'den çevrilmesi gerekiyor.

Vakti zamanında bu dilin Türkiye temsilciliğini yapan dedemden kalan çok değer verdiğimiz anılar bunlar. Bu konu ile ilgilenenlerden bu belgeleri isteyenler oldu ama babaannem hiç bir zaman vermeye yanaşmadı.

Farklı dilleri konuşan insanların iletişim kurabilmesi için öğrenilmesi kolay olacak bir lisan oluşturmak için 1800 lerin sonunda ortaya çıkan dil günümüzde de en çok tanınan ve en çok konuşulan yapay dil ama amacına ulaşıp hiç bir zaman çok fazla yaygınlaşamamış.

Ben ise dedemin anısına en kısa zamanda öğrenmek istiyorum.

Esperanto ismi "Umut etmek" anlamına gelen "Esperi" fiilinden gelir. Anlamı bile güzel değil mi?

Ocak 16, 2010

:)

Scarlet Bazaar'a kapak olsun. Ya bu post ?

Ocak 15, 2010

Büyük lokma ye, büyük...

Geçen haftasonu Ayşe Arman'ın rop. okuduktan sonra yazacaktım, malum vaktim olmadı. Aklıma gelmişken,

Evet Scarlet Johansson senden daha güzel Burcu. O sebeple sen bu büyük lafı edene kadar güzel bulduğum sana, artık isteğin üzerine güzel demiyorum.

Bende şöyle bir intiba bıraktı okuduklarım:

Ben çok güzelim, iyiyim, şöyleyim, böyleyim, ah ne kadar da mutevaziyim !!!

Ocak 14, 2010

Tv' siz hayat, oh ne rahat !

Taşınmadan önce birdenbire Tv bozuldu. Biz de yenileyelim artık dedik, hala yenileyeceğiz...

Problem değil, ben de izlemiyorum artık.

Zaten arada bir izliyordum, şu taşınma telaşı ile geçen bir kaç gün dünyadan kopunca, bir gece kaçırdığım bir şey var mı diye küçük televizyonu açıp izlemeye kalkıştım.

O da ne?

Tüm akşam haberleri boyunca insanları birbirinin kafasını gözünü yardı.

Polisler göztericilere girişiyor, çocukları kavga eden aileler birbirine saldırıyor, adam çocuktur bu demiyor da ona uyuyor, 70 yaşında koca adam küçücük çocuğu ölümüne duvara fırlatıyor, başka bir tanesi adamın kafasına taş atıp, kendinden geçiriyor, Edirne'liler Üniversitelilere saldırıyor, ama neden saldırıyor onu da muhtemelen bilmiyor. Biri orada burada doğurup bebeği öldürüyor. Bir başkası para için birilerini kaçırıp işkence ediyor. Cinayet, tecavüz, taciz, saldırı, saldırı, saldırı...

Anlatırken daraldım.

3. sayfa haberleri 1. sayfaya hatta hayatımızın içine taşındı.

Ben ise bu çirkinleşen dünyadan o kadar etkileniyorum ki bırakın haberleri, içinde biraz tartışma olan programları yada bağırış çağırış barındıran filmleri bile duymaya dayanamıyorum.

En sağlıklısı televizyonu açmamak. Açacaksan da eften puftan şeyler izlemek. Müzik kanalları, E online veya komedi dizileri gibi.

Hayatımda beni gerecek hiç bir şey istemiyorum. Hiç bir şey.

Haksız mıyım?

Ocak 12, 2010

Yeni evden, yeni yerlerden merhaba...

Yıllar oldu İstanbul'a ait değilim.

Çalıştığım şirketlerin kimi İstanbul içinde, kimi de Trakya'ya doğru dışındaydı. Özellikle son çalıştığım yer.

Yıllar önce Bahçeşehir'e İstanbul içi denmiyordu, şimdi ucu uzadı gidiyor.

Yurt dışı macerasından önce bebek de planlayınca çalıştığımız şirketin dibine taşınmıştık kolaylık olsun diye. Sonra haftasonları İstanbul'a gidip gelmeye başladık. Bir ara İstanbul'da çalışmaya başladım tekrar. Sonra yine bizim mesleğin cilvesi, şehir dışlarına taştım. Ardından yurtdışı işi çıktı. Oradan dönünce, oğluşun da okul konusu gündeme gelince oturup düşündük.

İstanbul'daki eve mi geçelim?

Trakya'ya doğru mu kaçalım?

Eşimin işi şehir dışında. Her gün gidip gelemez. Orada kalsa, arada bir gelse evin düzeni olmaz. Oysa ben çocuğumun her akşam babası eve gelerek büyümesini istiyorum. Bu o büyüdükçe daha da önemli olacak.

Öte yandan benim iş olanaklarım İstanbul içinde daha çok.

Bir de tabii oğluşun durumu var. Büyük şehrin karmaşasında kaybolmasını istemiyorum ama küçük bir yerde olanaklardan uzakta da olmasın.

Düşündük taşındık, İstanbul'un dışında ama İstanbul'a yakın, aynı zamanda eşimin işine de yakın olan, oğluş için hoşuma gidebilecek okulların ve olanakların bulunduğu küçük ama büyük, yada büyük ama küçük diyebileceğimiz bir yere karar verdik.

Şimdi herşey elimin altında, Bahçeşehir'deki eve, anneme de yakınız. Hayat keyifli ve sakin olacak gibi.

Gelecek günler ne getirecek, bekleyelim görelim...

Ocak 11, 2010

Back @ home

Bitti.

Evi taşıdık.

Ama ben de bittim.

Biraz enerji almam, dinlenmem, bol bol çikolata tüketmem, ayaklarımı uzatıp kahvemi içerek E- online gibi abuk subuk şeyler izlemem lazım.

Bir süre bir şey düşünmeden...

Ocak 05, 2010

Bye for a while...

Nihayet.

2009 gıcıktı ya bana, şu evin her işi ters gitmişti ya, neyse ki 2010 seviyor gibi. Ya da bu yıl daha iyi niyetli, insanı dinliyor, dileklerini zorlamadan gerçekleştiriyor, yapayım şu garibana bir güzellik diyerek yerine getirecek ılımlı bir tipe benziyor.

E gariban bir görüntü sergiliyordum yılın son günlerinde, hatta işler uzasa Gulyabani gibi bile görünebilirdim.

Ha taşındık, ha taşınacağız derken o kadar uzun zamandır kışlıklarım bavullarda ve kolilerde ki, geçen kışı nispeten sıcak bir ülkede geçirdiğimiz için bir kaç sezondur kışlıkları çıkarmadığımızı da hesaba katarsak, bavullar açılınca, "Aaaa bu da varmış" diyerek alışverişten dönmüş gibi mutlu olacağım. - Polyanna ben-

Sakin ama keyifli bir yere taşınıyoruz ama asıl önemli olan eylülde taşınmayı planladığımız için oğluşu çoktan oraya vermiş olmam. Artık bir saat gidip bir saatte dönmeyecek eve. 5 dakika sonra evde. Kar kış henüz başlamışken daha fazla gecikmemesi iyi. - Pek Polyanna ben -

Velhasıl gelecek günler içinde blogdan ve bilimum Facebook, Twitter, hatta telefon gibi iletişim araçlarından uzakta olacağım. Eminim yeni eve girince sorunlar çıkacak, taşınırken stres olunacak, ama gün bittiğinde en azından artık koliler açılmaya başlanacak. Makineler çalışacak, Gülcan hanım ütüleri yapacak, ben gümüşleri parlatırken 40 yıllık ev kadını gibi şarkılar mırıldanacağım. O koliler kapının dışına atıldıkça hafifleyeceğim, yenilenen eşyalar yerlerine yerleşirken keyiflenecek, duvarlar matkap sesleri ile inlerken yorgunluk kahvemi içip gülümseyeceğim. - Manyak Polyanna ben-

E ev toplanmış, koli dağları arasından geçerek odalara giderken, iyi bir ruh halimde olmamı beklemeyin lütfen. Ev yerleşsin ben kuaföre sabah kamp kurup insanlığıma döneyim, inşallah sağlıkla, ve akıl sağlığımla yine burada olacağım.

O zamana kadar bana enerji dolu günler, size sevgiler...

Ocak 04, 2010

Taksim'de olsaydım, şimdi destek için yürüyor olurdum...

Dünyada İtfaiyesi özelleştirilen başka bir ülke var mı acaba? Özelleştirilmeyen, iç çamaşırlarımız dışında satılmayan bir şeyimiz kalmadı gibi.

Duyduğuma göre yandaş bir firmaya satılan İstanbul İtfaiyesinden şimdi de 1000 kişi çıkarılmış.

Aklıma türlü türlü sorular geliyor şimdi:

1000 kişi bugüne kadar yan gelip yatıyor muydu?

Yatıyorsa belediye bu adamları neden tuttu?

Yatmıyorsa işinde uzmanlaşmış bu 1000 kişi neden birden bire işten çıkarıldı.

Dile kolay 1000 itfaiyeci er kişi olmadan Büyükşehir itfaiyesi acil bir durumda İstanbul'un nüfusuna yetecek mi?

Yetmeyecekse, Allah korusun demek için deve kesmek kafi gelecek mi?

Ocak 03, 2010

Foto



Berbat fotoğraf veriyorum.- Hani öyle derler ya-

Yani o kameranın karşısına geçtiğim anda elimi kolumu nereye koyacağımı, nereye nasıl bakacağımı, az mı çok mu gülümsemem gerektiğini bilemiyorum. Geriliyorum, geriliyorum, saçlarımın diken diken olduğunu bile hissedebiliyorum. Dayanacak bir yer bulup kendimi en güvenli hissettiğim şekilde başımı eğerek utangaç, hafifçe gülümseyebilirim belki.

Yok olmuyor.

Vesikalık fotoğrafları hiç sormayın. Kabus !!!

Kameranın arkasına geçmek benim için daha iyi. O zaman da harikalar yarattığım söylenemez ama Japon Turist azmi ile herşeyin fotoğrafını çekiyorum ayıla bayıla.

Sonra onları bilgisayara aktarıp, Photoshopla oynamak daha da zevkli.

En sevdiğim fotoğraflar düğünümüz için çekilenlerdi. O kadar gülmüş o kadar eğlenmiştik ki bir süre sonra kameraları unutmuş, çok neşeli ışıl ışıl pozlar vermiştik.

Velhasıl, bir gün profesyonel bir fotoğrafçıya giderek şöyle severek açıp bakabileceğim fotoğraflar çektirmek istiyorum. Bir ara bu şekilde paket hediyeler hazırlayan bir site vardı. Hala var mı acaba? Hani, hiç de fena olmazdı öyle bir hediye alsam...

Tra la la la
olur...

Ocak 02, 2010

Yeni yıl, yeni ev, yeni iş, yeni bir ben - Lazım ! -

Evimizi güzelleştireyim derken bana bir güzellik yapılması gerekecek yakında. Derz nedir, silikon nereye nasıl yapılmalıdır, cila nasıl uygulanır sorun söyleyeyim, ama balyaj nedir, makyaj nereye nasıl yapılmalıdır, bakım maskesi nasıl uygulanır gugıl amcaya sormam gerekebilir.

O kadar vahim durum.

Ama az kaldı. Ufak tefek aksaklıklar olsa da pazartesi sabahı taşıma şirketinden exper geliyor, ok leşirsek çarşambaya taşınıyorum. Biraz uzağa gidiyorum. Her taşınma herşeyden biraz daha uzaklaşma değil mi zaten? Ama yenilik iyidir, severim, sıkılırım sabit durmaktan .

Her ne kadar bu aralar pek fazla taşınmış olsam, ve illallah desem de, bir yandan memnunum.

Son kalan eşyaları da kolilemeye başladık.Şimdi kolay, zor olan orada kolileri boşaltıp, herşeyi yıkayıp, parlatıp yerleştirmek. Ama en azından taşınarak işin büyük kısmını atlatmış olacağım. Sonrası için aceleye mahal yok.

Yeni yıl akşamı altıya kadar doğalgazcılarla uğraşmışım zaten. Azimle, aylardır hallolmayan o işi yeni yıla saatler kala halletmişim. Daha ne olsun?

Yeni yıla bile bir koltuk 4 sandalye ile girdik ne de olsa. Ama annem, sevdiklerimizin hayaletleri, oğluşumun şekil verdiği kurabiyeler, camlardaki yıldızlı ışıklandırmalarımız, ve eşimin bu gece için çoook uzaklardan getirdiği şampanya ile yer minderlerinde de olsa yeni yıl ruhunu yakaladık.

Biletime bir şey isabet etmese de.

yeni yıldan ümidim var...

Ocak 01, 2010

Elle'ye teşekkürler

Moda Blogger'larını konu aldıkları Ocak ayı sayılarında, bir kaç moda blogu ile birlikte "Moda Mutfağı"nı da " Tarzlarını beğeniyle takip ettiklerimiz" listesine alan Elle'ye teşekkür etmeliyim ilk olarak.Kasım ayında Hande hanımdan mail almış, rop. yanıtlamış, ancak bahanelerim çok olduğundan fotoğraf çekimlerine gidememiştim.

Bahanelerimin sonu yok. Öncelikle anneyim. Çekimler hafta içi olduğu için çocuğumun okuldan geliş saatine yetişemiyordum, bırakacak yerim yoktu, annem Antalya'daydı. Zaten yerim olsa bile o hafta taşınma telaşı ile şehir dışındaydım. Hoş, şehir dışında olmasam ne olacak, diyelim ki oğluşu bırakacak yer var,ben de evimdeyim, kıyafetlerimin hemen hepsi de kolilerdeydi. Velhasıl, elimdeki bir kaç berbat fotoyu gönderince, doğal olarak konsepte uyduramadılar.

Buna rağmen son söz de yer vermeleri büyük incelikti. Çok teşekkürler.

Bu arada yayınlanamasa da rop. tamamı meraklıları için Moda Mutfağında...