Nisan 29, 2010
Balonundan ayrılamayan çocuk...
Şimdi içeri gidip üzerini açmış mı diye bakayım dedim, çok güldüm çoook. Derin uykuda, ama bırakmıyor. Şu halini görünce öpüyorum kokluyorum, mırıldanıp dönüyor ama balon hala elinde...
Çiçeklerim, çikolatam ve ben...
Evet bu aralar biraz asabiyim. Olan biten olaylara sinirlenmekle kalmıyor, insanların umursamazlığına öfkeleniyorum ama en çok sanırım bir şey yapamadan oturuyor oluşum beni yiyip bitiriyor.
Ne yazık ki bireysel olarak,bir ses olmaktan başka işe yarayamıyorum. Düşüncelerim kimilerini rahatsız etse de doğru bildiğimi de yazmazsam çıldırırım herhalde.
Ama gel gör ki sinirlenmek bir işe yaramıyor.
Bugün tüm haberlerden ve beni sinir eden herşeyden uzaklaşmak için 3 şey yaptım.
Öncelikle haberleri de, mümkün olduğunca interneti de açmadım.
Sonra kendime favori çikolatamdan çıkarıp bol köpüklü koca bir kahve hazırladım
Sonra çiçekçime gidip zamanı geçmeye başlayan güllerimin yanına sakız sardunyalar aldım. Baktım rahmetli anneannemin bahçesindeki Aslanağızlarından var, onlardan da aldım. Ben nasıl küçükken oynuyorsam oğluş da oynasın diye. Sonra bir saksım için koca bir papatya aldım. Küçük saksılarıma artan sardunyaları diktim. Ne renk olacaklar bilmiyorum, sürpriz. Çiçekçi sebze ve meyvelerin geldiğini söyledi, bana gübreli toprak ve uzun bir saksı verdi, ilk çilek ve cherry domateslerimizi ektik. Şimdilik çiçekleri var, onlar dönüşmeye başlayınca yine fotoğraflarım.Oğluşa her gün sularsa en sonunda büyüyeceklerini, ve onu koparıp yıkayıp yiyebileceğini söyledim. Sırada daha büyük saksılara ekilecek salatalık, biber ve maydanoz var.
Ne zaman bu kadar çiçeksever oldum, ne zaman böcek korkuma omuz silkip toprakla haşır neşir olmaya başladım bilmiyorum, ama kocaman bir bahçem olsa sanırım hiç sıkılmam. Eskiden bana külfet gelen bu iş, şimdi keyif veriyor.
Yatışmasaydım, ne zamandır el sürmediğim tabloya el atacaktım. Resim yapmak da en iyi yatıştırıcılardan biri.
Bizim domatesler olana kadar, onlar olmadan hazırlayacağım mecburen, şimdi salata hazırlamaya...
Ve Püfffffffffffffffffffffff...
Diesel'in sloganlı tshirtlerinden almıştım bir süre önce. Yukarıdaki slogan içlerinde en dikkat çekici olanı. Günümüz gerçeği de bu değil mi?
Herkes ahkam kesmeye bayılıyor. 20li yaşların başındakiler bile herşeyi bildiklerini sanıyor. Benim okuduğum kitap kadar yaşı olmayanlar kitap kritiği yapıyor. 3 gün dışarıda yemek yiyen gurme sayılıyor. Berbat bir film çeviren, oyuncu, sabahların sedası edasında yazan,blogcu, her alışverişi seven, modacı, her duşta şakıyanın şarkıcı olduğu bir dönemde daha cümle kurmayı beceremeyip, " Geliyooo, gidiyo" diye yazanların yazdıklarımı beğenmeyip aklınca dalga geçmesine ne diyebilirim ki? Allahtan henüz onları yazar yapan yok.
İnsan olmak maharet gerektirir. Zordur ama istersen zamanla öğrenebilirsin.
Yoksa hayvanlardan ne farkımız kalır. Dediği gibi,
Kurbağayı koltuğa oturtmuşlar o yine de çamura sıçramış. :)
Herkes ahkam kesmeye bayılıyor. 20li yaşların başındakiler bile herşeyi bildiklerini sanıyor. Benim okuduğum kitap kadar yaşı olmayanlar kitap kritiği yapıyor. 3 gün dışarıda yemek yiyen gurme sayılıyor. Berbat bir film çeviren, oyuncu, sabahların sedası edasında yazan,blogcu, her alışverişi seven, modacı, her duşta şakıyanın şarkıcı olduğu bir dönemde daha cümle kurmayı beceremeyip, " Geliyooo, gidiyo" diye yazanların yazdıklarımı beğenmeyip aklınca dalga geçmesine ne diyebilirim ki? Allahtan henüz onları yazar yapan yok.
İnsan olmak maharet gerektirir. Zordur ama istersen zamanla öğrenebilirsin.
Yoksa hayvanlardan ne farkımız kalır. Dediği gibi,
Kurbağayı koltuğa oturtmuşlar o yine de çamura sıçramış. :)
Püffffffffffff
Can sıkıcı.
Belki de bu sebeple kafamdakileri yazmak istemiyorum. Kafamın içinde hoş konular yok ki kağıda da onlar dökülsün.
Neşelenmek için Twitter'da 24 saat mutlu mesut yaşayan, spordan çıkıp film izleyen, oradan yemeğe gidip alışveriş eden, "Dün akşam Plazmada izledim, Blackberry imden de yazmıştım ya, hemen ertesi sabah Jeepimin arkasına alıp attım" diyerek pembe dizi başrollerini canlandıranları izliyorum sessizce.
Yok o bile güldürmüyor artık beni.
Belki de insanlar bunca rezilliği, cehaleti, ve sefaleti çekerken başka insanların bu umursamaz tavırları, bu kast sisteminde yaşarmışçasına yazdıkları beni kızdırıyor artık.
Görgüsüzlük Özal döneminde komikti, artık değil.
Belki hayatın pespembe olmadığını öğrendiğimden beri çok fazla şey inandırıcılıktan uzak, ama tatsız bir masal gibi geliyor kulağıma.
Belki de ben fazla kırılganım, relax olmalı, bencil olmalı, umursamamalı, arada bir ancak kendimi kötü hissettiğimde ona buna yardım edip vicdan rahatlatmalı , off ne kadar iyiyim, ne kadar şekerim ne kadar mükemmelim diyerek daha da mutlu olmalı.
1 mayıs fakirin fukaranın işçinin bayramı diyerek Taksim trafiğine girmemeli. Tüh ya, bilmemne kafeye de o gün gitmemeli...
Çünkü sen şehzadenin sol... tövbe tövbe...
Belki de bu sebeple kafamdakileri yazmak istemiyorum. Kafamın içinde hoş konular yok ki kağıda da onlar dökülsün.
Neşelenmek için Twitter'da 24 saat mutlu mesut yaşayan, spordan çıkıp film izleyen, oradan yemeğe gidip alışveriş eden, "Dün akşam Plazmada izledim, Blackberry imden de yazmıştım ya, hemen ertesi sabah Jeepimin arkasına alıp attım" diyerek pembe dizi başrollerini canlandıranları izliyorum sessizce.
Yok o bile güldürmüyor artık beni.
Belki de insanlar bunca rezilliği, cehaleti, ve sefaleti çekerken başka insanların bu umursamaz tavırları, bu kast sisteminde yaşarmışçasına yazdıkları beni kızdırıyor artık.
Görgüsüzlük Özal döneminde komikti, artık değil.
Belki hayatın pespembe olmadığını öğrendiğimden beri çok fazla şey inandırıcılıktan uzak, ama tatsız bir masal gibi geliyor kulağıma.
Belki de ben fazla kırılganım, relax olmalı, bencil olmalı, umursamamalı, arada bir ancak kendimi kötü hissettiğimde ona buna yardım edip vicdan rahatlatmalı , off ne kadar iyiyim, ne kadar şekerim ne kadar mükemmelim diyerek daha da mutlu olmalı.
1 mayıs fakirin fukaranın işçinin bayramı diyerek Taksim trafiğine girmemeli. Tüh ya, bilmemne kafeye de o gün gitmemeli...
Çünkü sen şehzadenin sol... tövbe tövbe...
Nisan 26, 2010
Boktan bir dünyada yaşıyoruz...
Haberin detaylarını yazamam.
Başlığını bile bulamam.
Okurken ezildim, büzüldüm, küçüldüm.
Yok oldum.
Peri masalları ile büyüttüğümüz çocuklarımızı antibakteriyellerle mikroplardan koruduğumuzu zannederken, dışarıda dolaşan onca iki ayaklı mikrobun gazetelere yansıyan dehşeti okuduğumuz masallardan ne kadar da uzak.
Onları nasıl koruyacağız?
Nereye kadar koruyabileceğiz?
Nasıl bir masal yazmalıyım oğluma?
İnsanların sadece fikirleri için birbirini yumrukladığı bir dünyada, aslında herkesin kendi annesi gibi çocuklarla ilgilenemediğini, kimi çocukların sadece yemek ve oyuncak kıtlığı değil sevgi kıtlığı da çektiğini, hatta tam tersine şiddetle doyduğu bir dünyada yaşadığımızı mı anlatayım? O dünyada tecavüz diye bir şey olduğunu, lise çocuklarının 2 yaşındaki bebeklere tecavüz ettiğini, hatta bu bebekleri şantaj yaptıkları kızlara buldurduklarını mı söyleyeyim? Uzaklarda bir yerlede , onun gibi okula giden çocuklar olduğunu, ama bir sınıfta 50 kişi okuduğunu, öğretmenlerinin olmadığını, olsa bile eğitimin olmadığını mı anlatayım? Bilinçsiz çoğalmış ailelerin, bir şey öğretemediği çocuklarının, okulda da eğitim alamadıklarından mı bahsedeyim?
Yoksa bütün bu çarpıklıkları gören koca koca adamların, sapıklıkları dizilerin üzerine attığını, aileden ve çocuklardan sorumlu bir bakanı bile olan ülkemizde her gün acı bir çocuk haberinin geldiğini, politikacıların bizi daha büyük birliklere gireceğiz diye uyuttuğunu, buna da ancak Avrupa'da bir şehir görmemiş olan fakir fukaranın inandığını, zaten o fukaraya verilen 3 kilo pirinçle, ve doğurun, çoğalın sırt sıvazlamaları ile başımıza bunların geldiğini,deneme tahtasına dönen eğitim sistemi için hala bir şey yapılmadığını, başka politikacıların ise şimdilerde oy uğruna bunlar gibi sapıkları affetmekten bahsettiklerini mi anlatayım?
Boktan bir dünyada yaşıyoruz oğlum mu demeliyim?
Yoksa "Uyu oğlum" mu?
Gözünü kapat ve uyu.
Aynen büyüklerinin tüm bu olan bitenler karşısında yaptığı gibi...
Haber burada...
Başlığını bile bulamam.
Okurken ezildim, büzüldüm, küçüldüm.
Yok oldum.
Peri masalları ile büyüttüğümüz çocuklarımızı antibakteriyellerle mikroplardan koruduğumuzu zannederken, dışarıda dolaşan onca iki ayaklı mikrobun gazetelere yansıyan dehşeti okuduğumuz masallardan ne kadar da uzak.
Onları nasıl koruyacağız?
Nereye kadar koruyabileceğiz?
Nasıl bir masal yazmalıyım oğluma?
İnsanların sadece fikirleri için birbirini yumrukladığı bir dünyada, aslında herkesin kendi annesi gibi çocuklarla ilgilenemediğini, kimi çocukların sadece yemek ve oyuncak kıtlığı değil sevgi kıtlığı da çektiğini, hatta tam tersine şiddetle doyduğu bir dünyada yaşadığımızı mı anlatayım? O dünyada tecavüz diye bir şey olduğunu, lise çocuklarının 2 yaşındaki bebeklere tecavüz ettiğini, hatta bu bebekleri şantaj yaptıkları kızlara buldurduklarını mı söyleyeyim? Uzaklarda bir yerlede , onun gibi okula giden çocuklar olduğunu, ama bir sınıfta 50 kişi okuduğunu, öğretmenlerinin olmadığını, olsa bile eğitimin olmadığını mı anlatayım? Bilinçsiz çoğalmış ailelerin, bir şey öğretemediği çocuklarının, okulda da eğitim alamadıklarından mı bahsedeyim?
Yoksa bütün bu çarpıklıkları gören koca koca adamların, sapıklıkları dizilerin üzerine attığını, aileden ve çocuklardan sorumlu bir bakanı bile olan ülkemizde her gün acı bir çocuk haberinin geldiğini, politikacıların bizi daha büyük birliklere gireceğiz diye uyuttuğunu, buna da ancak Avrupa'da bir şehir görmemiş olan fakir fukaranın inandığını, zaten o fukaraya verilen 3 kilo pirinçle, ve doğurun, çoğalın sırt sıvazlamaları ile başımıza bunların geldiğini,deneme tahtasına dönen eğitim sistemi için hala bir şey yapılmadığını, başka politikacıların ise şimdilerde oy uğruna bunlar gibi sapıkları affetmekten bahsettiklerini mi anlatayım?
Boktan bir dünyada yaşıyoruz oğlum mu demeliyim?
Yoksa "Uyu oğlum" mu?
Gözünü kapat ve uyu.
Aynen büyüklerinin tüm bu olan bitenler karşısında yaptığı gibi...
Haber burada...
Nisan 22, 2010
Haberler...
Biliyorum biliyorum bir süredir yazamıyorum ama hayat bırakın su gibi akıp geçmeyi sele kapılmış gibi sürüklenip gidiyorum.
Okuyorum, izliyorum, ama gelin görün ki fırsat olmuyor yazamıyorum.
İş güç, ev, oğluşun yıl sonu telaşı derken yoğunum oldukça.
Ne haberlerim var başka?
Tanya'nın ve Ersin Hoca'nın Aliş'i geldi. Henüz arayamadım ama Şebnem'den duyduğuma göre çoook şekermiş. Sevdikleriyle beraber sağlıkla, huzurla, mutlulukla geçecek koca bir ömür diliyorum ona. Ve kocaman kokluyorum.
Geçen haftalarda Ece'nin editörlüğünü yaptığı "Weekly" dergisinde Oscar törenleri ile 4 sayfalık bir "Moda Mutfağı" yazımız çıkmıştı. Ece, benden ilkbahar yaz modası ile ilgili bir yazı daha olsa ne iyi olurdu dedi. Koca "İlkbahar Yaz"ı bir kaç sayfaya sığdırmaya çalıştım, ama çok keyifliydi.
Ekonomi benim için sıkıcı haberler ve cüzdanımdaki paranın eriyip gitme hızından başka bir şey ifade etmese de neyse ki bunu ciddiye alan insanlar var. Ve bunlardan biri de uzun zamandır blog sahibi olan biri. Konuyla alakalıysanız "EkonomiTürk" e bakmanızı öneririm. Darısı kitap hayali kuran diğer blog yazarlarının başına...:)
Bir kötü haber. Halam 5 yıllık turp gibi döneminden sonra o illet hastalığa yine yakalandı. Pazartesi ameliyatı var. İşin garibi kendisi ısrar edip bakın şurada bir şey var diye doktora gitmese, bırakın gitmeyi temiz çıkan tahlillere ve ultrasonlara rağmen bir terslik olduğunda ısrar etmese geç de kalınabilirdi. Şimdi kalbimiz onunla. Ancak artık Kanser'le ilgili hiç bir doğru veya yanlışa inancım kalmadığını söylemeliyim. Çok sıkıldım ailedeki bu haberlerden bu son olur umarım.
Bir tane daha iyi haberim var. Duyduğumda çok ama çok sevindim. Ancak şu anda söyleyeyemem. Her şey otursun, kendimi tutamayacağımdan emin olabilirsiniz.
Şimdi bu hafta tatille birlikte erken başlayacak haftasonu telaşına girmeliyim. Arkadaşlarla kahvaltı, oğluşun gösterisi, haftasonu planları ve annemin ziyareti...
Okuyorum, izliyorum, ama gelin görün ki fırsat olmuyor yazamıyorum.
İş güç, ev, oğluşun yıl sonu telaşı derken yoğunum oldukça.
Ne haberlerim var başka?
Tanya'nın ve Ersin Hoca'nın Aliş'i geldi. Henüz arayamadım ama Şebnem'den duyduğuma göre çoook şekermiş. Sevdikleriyle beraber sağlıkla, huzurla, mutlulukla geçecek koca bir ömür diliyorum ona. Ve kocaman kokluyorum.
Geçen haftalarda Ece'nin editörlüğünü yaptığı "Weekly" dergisinde Oscar törenleri ile 4 sayfalık bir "Moda Mutfağı" yazımız çıkmıştı. Ece, benden ilkbahar yaz modası ile ilgili bir yazı daha olsa ne iyi olurdu dedi. Koca "İlkbahar Yaz"ı bir kaç sayfaya sığdırmaya çalıştım, ama çok keyifliydi.
Ekonomi benim için sıkıcı haberler ve cüzdanımdaki paranın eriyip gitme hızından başka bir şey ifade etmese de neyse ki bunu ciddiye alan insanlar var. Ve bunlardan biri de uzun zamandır blog sahibi olan biri. Konuyla alakalıysanız "EkonomiTürk" e bakmanızı öneririm. Darısı kitap hayali kuran diğer blog yazarlarının başına...:)
Bir kötü haber. Halam 5 yıllık turp gibi döneminden sonra o illet hastalığa yine yakalandı. Pazartesi ameliyatı var. İşin garibi kendisi ısrar edip bakın şurada bir şey var diye doktora gitmese, bırakın gitmeyi temiz çıkan tahlillere ve ultrasonlara rağmen bir terslik olduğunda ısrar etmese geç de kalınabilirdi. Şimdi kalbimiz onunla. Ancak artık Kanser'le ilgili hiç bir doğru veya yanlışa inancım kalmadığını söylemeliyim. Çok sıkıldım ailedeki bu haberlerden bu son olur umarım.
Bir tane daha iyi haberim var. Duyduğumda çok ama çok sevindim. Ancak şu anda söyleyeyemem. Her şey otursun, kendimi tutamayacağımdan emin olabilirsiniz.
Şimdi bu hafta tatille birlikte erken başlayacak haftasonu telaşına girmeliyim. Arkadaşlarla kahvaltı, oğluşun gösterisi, haftasonu planları ve annemin ziyareti...
Nisan 19, 2010
Bahar gelince ne yapılır? - Volume 2

Mantarı açarken açacak sevincinden kollarını öyle havaya kaldırdı ki, kokusundan sarhoş olmuş gibiydi. Akşam biraz fazla kaçırınca sabah kahvaltıda Corn Flakes yemeli dedim. Ama o da uslu durmadı, içine bal ve çikolata sos istedi. Spor salonuna gidiyorum ne de olsa diye atıştırılan onca şeyden sonra ancak salata paklar beni. Ama geç gelen öğlen yemeği öyle acıktırır ki, daha salatayı hazırlarken, içine konulan malzemeleri parçalamaya başlarken yemeye başlar insan. Ton balıklı yapılırsa bol limon ve kırmızı biberle biraz taze soğan da eklenir. Bir de tulum peynirlisi yapılır ki, ona da bol roka ve ceviz konmalı. İlkbahar ve yazı sevmemek elde mi? Çilekler mis gibi, erik ve karpuz çıktı, üzerimizden o ağır kıyafetler gitti, tiril tiril, güneş sıcacık... Hmmm...
Nisan 16, 2010
Keyifli Cuma
Annem döndü yurtdışından.
Oğluşla onu ziyaret etmek zaten iyi hoş da, onun güzel yemeklerinden yemek, bir de üzerine taaa oralardan hediye getirdiklerini karıştırmak pek keyifli oldu.
HM den ciciler, istediğim kozmetik ve çikolatalar, bir de tabii sürprizler.
Arkadaşlarla açık havada yapılan bir kahvaltı sonrası gün koşturma ile geçtiyse de keyifli bir cuma oldu bu. Yarın için de planlarım var. Detaylar hafta başına ...
Oğluşla onu ziyaret etmek zaten iyi hoş da, onun güzel yemeklerinden yemek, bir de üzerine taaa oralardan hediye getirdiklerini karıştırmak pek keyifli oldu.
HM den ciciler, istediğim kozmetik ve çikolatalar, bir de tabii sürprizler.
Arkadaşlarla açık havada yapılan bir kahvaltı sonrası gün koşturma ile geçtiyse de keyifli bir cuma oldu bu. Yarın için de planlarım var. Detaylar hafta başına ...
Nisan 15, 2010
İğfal etti memur bey !
"İnciraltı Atlı Spor Tesisleri’ne sabah saatlerinde giren bir aygır, yarış atıyla ve çiftlikteki diğer kısraklarla çiftleşti. Yarış atının sahibi Mustafa Akın, büyük şok yaşadı ve soluğu karakolda aldı. Akın, “Atım tecavüze uğradı” şikâyetinde bulundu."
Sabah haberlerde izlediğim at sahibi, "Polisi aradım, Burada sahipsiz bir at var, benim dişi atlarımı iğfal ediyor dediğimde güldü" diyordu. Evet ilk anda komik gelebiliyor kulağa ama aslında at sahibi için çok zor bir durum.
At sahiplenen ve bakan insanlar anlayabilir bunu. O atları ailenden biri gibi seviyorsun zamanla, onun sağlığını, beslenmesini, antremanını düşünüyorsun her an. Sevginin dışında bir çok ailenin de mesleği bu. atın kendisini bir yana koyalım, beslenmesi, hazırlanması, hatta iyi bir soyağacı olan atla çiftleştirilip şampiyon olabilecek bir at beklenmesi bile oldukça fazla yatırım gerektirir. Atlar yetişecek ki, yarış kazanacak. Yarış takipçileri bilir, at sahibi kadar atlar da sevinir kazandığında. Onların da arasında kıskançlıklar vardır, hırslanırlar, kaybetmenin ne olduğunu bilirler. En zoru da - ki bu bizimkilerin başına nedense çok geliyor- sakatlıklardır.
Hele ki uyutulması yıkar insanı.
Herkes alaya alsa da bunu, o at sahibini anlıyorum. Sevdiği hayvanları zarar gördü öncelikle. Planları, yılları ve emekleri gitti.
Atçılığın ve at yarışçılığının bir zevk veya spor olarak algılanmaktan çok hala fakir fukaranın kumarı olarak görüldüğü ülkemde, her ne kadar arada bir özel koşularda bir kaç sosyete güzeli hanımın İngiliz aristokratları gibi şapkalarını alıp gelmesi gibi atraksiyonlar düzenlense de, arada bir yapılan bu şenlikler, ülkeme en çok vergi getiren kurumlardan birinin daha ciddiye alınacağı zamanları da görürüz umarım. Bizimkinin yarış kazanacağı günleri de görme ümidiyle...
Sabah haberlerde izlediğim at sahibi, "Polisi aradım, Burada sahipsiz bir at var, benim dişi atlarımı iğfal ediyor dediğimde güldü" diyordu. Evet ilk anda komik gelebiliyor kulağa ama aslında at sahibi için çok zor bir durum.
At sahiplenen ve bakan insanlar anlayabilir bunu. O atları ailenden biri gibi seviyorsun zamanla, onun sağlığını, beslenmesini, antremanını düşünüyorsun her an. Sevginin dışında bir çok ailenin de mesleği bu. atın kendisini bir yana koyalım, beslenmesi, hazırlanması, hatta iyi bir soyağacı olan atla çiftleştirilip şampiyon olabilecek bir at beklenmesi bile oldukça fazla yatırım gerektirir. Atlar yetişecek ki, yarış kazanacak. Yarış takipçileri bilir, at sahibi kadar atlar da sevinir kazandığında. Onların da arasında kıskançlıklar vardır, hırslanırlar, kaybetmenin ne olduğunu bilirler. En zoru da - ki bu bizimkilerin başına nedense çok geliyor- sakatlıklardır.
Hele ki uyutulması yıkar insanı.
Herkes alaya alsa da bunu, o at sahibini anlıyorum. Sevdiği hayvanları zarar gördü öncelikle. Planları, yılları ve emekleri gitti.
Atçılığın ve at yarışçılığının bir zevk veya spor olarak algılanmaktan çok hala fakir fukaranın kumarı olarak görüldüğü ülkemde, her ne kadar arada bir özel koşularda bir kaç sosyete güzeli hanımın İngiliz aristokratları gibi şapkalarını alıp gelmesi gibi atraksiyonlar düzenlense de, arada bir yapılan bu şenlikler, ülkeme en çok vergi getiren kurumlardan birinin daha ciddiye alınacağı zamanları da görürüz umarım. Bizimkinin yarış kazanacağı günleri de görme ümidiyle...
Nisan 14, 2010
Sağduyu sakız olmuş...
Şaşkınlıkla izliyorum olan biteni. Ülkem karıştı arapsaçı oldu, düzeltebileck biri yok. O mevkide birileri varsa da, onlar da pek ülkem toprakları üzerinde bulunmuyorlar.
Delinin biri kuyuya taş atmış, on akıllı çıkaramamış.
Durum bundan ibaret.
Adam bir yumruk yedi, haklı olarak tepki verdi. Sonra?
Sonra sebebini anlamadığım bir kompleksle olayları abarttılar.
Heyelana getiren kim acaba?
Bakıyorum teröristler yine sokaklarda. Sağduyulu davranış bekleyebilmen için sağduyulu davranman lazım. Oysa herkes birbirine düşman.
Diyarbakır'da bir çocuk taş attı diye, ağzı burnu kan içinde yerde sürükleniyor. Diğer tarafta İstanbul'da teröristler otobüs yakmaya çalışıyor yine. İçinde insanlar var.
Anlayamıyorum olanları. Bir insan diğerinin hangi hınçla, hangi kinle, nasıl bir nefretle canını yakmak isteyebilir.
Herkesin ağzında bir sağduyu lafı.
Sakız olmuş.
Kimse ne anlama geldiğini bilmiyor.
Dip sos: Dayanamadım yine değil mi?
Delinin biri kuyuya taş atmış, on akıllı çıkaramamış.
Durum bundan ibaret.
Adam bir yumruk yedi, haklı olarak tepki verdi. Sonra?
Sonra sebebini anlamadığım bir kompleksle olayları abarttılar.
Heyelana getiren kim acaba?
Bakıyorum teröristler yine sokaklarda. Sağduyulu davranış bekleyebilmen için sağduyulu davranman lazım. Oysa herkes birbirine düşman.
Diyarbakır'da bir çocuk taş attı diye, ağzı burnu kan içinde yerde sürükleniyor. Diğer tarafta İstanbul'da teröristler otobüs yakmaya çalışıyor yine. İçinde insanlar var.
Anlayamıyorum olanları. Bir insan diğerinin hangi hınçla, hangi kinle, nasıl bir nefretle canını yakmak isteyebilir.
Herkesin ağzında bir sağduyu lafı.
Sakız olmuş.
Kimse ne anlama geldiğini bilmiyor.
Dip sos: Dayanamadım yine değil mi?
Nisan 13, 2010
Kör olmalı belki de...
Belli oluyordur. Bugünlerde pek yazmak gelmiyor içimden. Aslında yazacak konu çok, ama benim yazmaya mecalim yok.
Misal, herkesin birbirini yumrukladığı ülkemizde olan bitenler hakkında yazmak istiyorum bir an alevlenip.
Sonra, amaaan boşver diyorum, yazsam ne olacak yazmasam ne olacak?
Hiç bir şey değişmiyor.
Yooo, aslında değişiyor, sadece daha kötüye gidiyor.
Ya da, geçici deprem konutlarından çıkarılan insanları yazmak istiyorum yeniden. Madem geçici diye çıkarılıyorlar, bizden neden 11 senedir geçici deprem vergisi alınmaya devam ediyor diye sormak istiyorum.
Ama nafile.
Kime soracağım?
Sordum diyelim, cevaplayacak insanların bir soruya bile tahammülleri yok, görüyoruz.
Korkutuluyoruz, sindiriliyoruz, sessizdik zaten daha bir sus pus oluyoruz.
Sınav sistemini eleştiren 15 yaşındaki liseli çocuklara bile tahammülleri yok, pankart açtılar diye küçücük çocuklar hem dayak yedi, hem de üstüne üstlük cezaevine gönderildi.
Ağaç yaşken eğilir tabii, daha balık kokmadan başını koparmalı.
Ya da haberleri izledikten sonra Twitter'a girip ambale oluşumdan mı bahsedeyim?
Haberlerde izlediğim insanların derdi ile takip ettiğim kimi insanların dertleri arasındaki derin uçurumlar karıştırıyor kafamı. Kimseyi yermiyorum. Tabii ki herkesin hayatı, hayatın onlara getirdikleri farklı. Herkes hayatın ona getirdikleri ile mutlu oluyor. Gel gör ki ne yazık ki herkes benim kadar yada onlar kadar şanslı değil. Sanırım neden giydiklerimi yediklerimi fotoğraflayamadığımı, içimden neden gelmediğini yeni yeni farkediyorum. Bu uçurum beni yaralıyor. Utanıyorum.
Bu günlerde gereğinden fazla haber okudum, fazla haber izledim sanırım,
Devekuşu olmalı belki de.
Kuma gömmeli kafayı.
Kör olmalı...
Misal, herkesin birbirini yumrukladığı ülkemizde olan bitenler hakkında yazmak istiyorum bir an alevlenip.
Sonra, amaaan boşver diyorum, yazsam ne olacak yazmasam ne olacak?
Hiç bir şey değişmiyor.
Yooo, aslında değişiyor, sadece daha kötüye gidiyor.
Ya da, geçici deprem konutlarından çıkarılan insanları yazmak istiyorum yeniden. Madem geçici diye çıkarılıyorlar, bizden neden 11 senedir geçici deprem vergisi alınmaya devam ediyor diye sormak istiyorum.
Ama nafile.
Kime soracağım?
Sordum diyelim, cevaplayacak insanların bir soruya bile tahammülleri yok, görüyoruz.
Korkutuluyoruz, sindiriliyoruz, sessizdik zaten daha bir sus pus oluyoruz.
Sınav sistemini eleştiren 15 yaşındaki liseli çocuklara bile tahammülleri yok, pankart açtılar diye küçücük çocuklar hem dayak yedi, hem de üstüne üstlük cezaevine gönderildi.
Ağaç yaşken eğilir tabii, daha balık kokmadan başını koparmalı.
Ya da haberleri izledikten sonra Twitter'a girip ambale oluşumdan mı bahsedeyim?
Haberlerde izlediğim insanların derdi ile takip ettiğim kimi insanların dertleri arasındaki derin uçurumlar karıştırıyor kafamı. Kimseyi yermiyorum. Tabii ki herkesin hayatı, hayatın onlara getirdikleri farklı. Herkes hayatın ona getirdikleri ile mutlu oluyor. Gel gör ki ne yazık ki herkes benim kadar yada onlar kadar şanslı değil. Sanırım neden giydiklerimi yediklerimi fotoğraflayamadığımı, içimden neden gelmediğini yeni yeni farkediyorum. Bu uçurum beni yaralıyor. Utanıyorum.
Bu günlerde gereğinden fazla haber okudum, fazla haber izledim sanırım,
Devekuşu olmalı belki de.
Kuma gömmeli kafayı.
Kör olmalı...
Nisan 12, 2010
Aaaa ! Blog ödüllerindeyim !
5 senedir blogger'ım. Dolayısıyla kimler geldi, kimler geçti diyebilirim sanırım.
Blog ödülleri ilk başladığında insanlar yarışmaya katılmaktan çekinir, bir yandan yazılır, bir yandan da bloglarına yazarlardı: "Aaaa beni aday göstermişler !"
Hayır efendim, bu Oscar ödül töreni falan değil. kendin aday oluyorsun.
Nitekim ben de her sene olduğum gibi aday oldum.
Her iki blogumla da.
Hayır, iddialı da değilim.
Bloglarda tanınmanın ve oy alabilmenin belli başlı kuralları vardır ki o kurallara da ben uymuyorum. Blog blog dolaşmıyorum, canım cicim yapamıyorum, bebeeem diyerek dolaşıp bırakın alakasızları alakalı yorumlar bile bırakamıyorum,zaman yok, burada biliyorsunuz herkesin hoşuna gitmeyecek şeylerden bahsediyorum genellikle, moda blogunda ise Şebnem'le az ve öz yazıyoruz, amacımız giydiklerimizi çekmek veya bir şey tanıtmak değil, fikir vermek, anlayacağınız çok eğlenceli de değiliz, muhtemelen bu konudan burada bahsedecek, yan tarafa link koyacak sonra da unutup gideceğim sonuçlara bakmayı. Dolayısıyla dereceye girmem imkansız.
Eeee, neden katılıyorsun diye soracaksanız şöyle söyleyeyim.
Öncelikle blogların gelişimine katkısı olduğuna inandığım yarışmaları destekliyorum. Bu yarışmalar sayesinde çok ilginç ve yeni bloglar keşfediyorum. Bunun gibi benim blogumu da ilgilenecek insanların tanıma şansı yakalayacağına inanıyorum. Beni takip eden ve seven insanların dereceye taşımayacak olsa da bana oy vermesi, oylarıyla ödüllendirmesi de tabii mutlu ediyor beni.
Bu yıl her iki blog da farklı kategorilerde yarışıyor.
Benim asıl merak ettiğim hangi blogumun daha çok alacağı olacak.
Bu arada yarışma cts başlamış, ben bu sabah farkettim, takip ettiğiniz ve oylamak istediğiniz bloglar sizi şurada bekliyor...
Blog ödülleri ilk başladığında insanlar yarışmaya katılmaktan çekinir, bir yandan yazılır, bir yandan da bloglarına yazarlardı: "Aaaa beni aday göstermişler !"
Hayır efendim, bu Oscar ödül töreni falan değil. kendin aday oluyorsun.
Nitekim ben de her sene olduğum gibi aday oldum.
Her iki blogumla da.
Hayır, iddialı da değilim.
Bloglarda tanınmanın ve oy alabilmenin belli başlı kuralları vardır ki o kurallara da ben uymuyorum. Blog blog dolaşmıyorum, canım cicim yapamıyorum, bebeeem diyerek dolaşıp bırakın alakasızları alakalı yorumlar bile bırakamıyorum,zaman yok, burada biliyorsunuz herkesin hoşuna gitmeyecek şeylerden bahsediyorum genellikle, moda blogunda ise Şebnem'le az ve öz yazıyoruz, amacımız giydiklerimizi çekmek veya bir şey tanıtmak değil, fikir vermek, anlayacağınız çok eğlenceli de değiliz, muhtemelen bu konudan burada bahsedecek, yan tarafa link koyacak sonra da unutup gideceğim sonuçlara bakmayı. Dolayısıyla dereceye girmem imkansız.
Eeee, neden katılıyorsun diye soracaksanız şöyle söyleyeyim.
Öncelikle blogların gelişimine katkısı olduğuna inandığım yarışmaları destekliyorum. Bu yarışmalar sayesinde çok ilginç ve yeni bloglar keşfediyorum. Bunun gibi benim blogumu da ilgilenecek insanların tanıma şansı yakalayacağına inanıyorum. Beni takip eden ve seven insanların dereceye taşımayacak olsa da bana oy vermesi, oylarıyla ödüllendirmesi de tabii mutlu ediyor beni.
Bu yıl her iki blog da farklı kategorilerde yarışıyor.
Benim asıl merak ettiğim hangi blogumun daha çok alacağı olacak.
Bu arada yarışma cts başlamış, ben bu sabah farkettim, takip ettiğiniz ve oylamak istediğiniz bloglar sizi şurada bekliyor...
Nisan 10, 2010
Belki de o şanslı sizsiniz...
Elle 15 yıldır stilleri ile modaya katkısı olan veya yön veren, farklı kategorilerde yer verdiği hanım ve beyleri Stil ödülleri ile onurlandırıyor. Bu yıl Türkiye'de de bu konuda bir çalışma yapan Elle ekibi, titiz bir çalışma ile oldukça iddialı isimlerin yer aldığı bir liste çıkarmış.Bize düşen şuraya tıklayıp, seçim yapmalarına yardımcı olmak. Onlar da, teşekkür için şanslı bir ismi ödül gecesine davet ediyor, bununla kalmayarak o gece için kazanan ismi hazırlıyorlar. Ben oylarımı verdim, umarım şanslı isim ben olmasam bile Moda Mutfağı okurlarından biri olur...
Etiketler:
Gunlerin getirdigi,
Moda Alisveris Is guc
Nisan 08, 2010
Gerçekten çok adaletlilermiş...
Kimi erkekler birbirlerine şöyle akıl verirlermiş:
Aman abi, kadınla alt alta üst üste yakalansan bile inkar et !
Bu kim de, tanımıyorum de,ne işim var burada diye sor. Hatta üste çık, senin ne işin var burada diye hesap sor!
Pakpartininki de aynı hesap.
Chp'ye yumurta atanların o partili oldukları, hatta bırakın partiyi parti kollarının başkanları oldukları ayyuka çıkmış, biri bize çamur atamazlar diyor, biri bizimle alakaları yok diye inkar ediyor, biri de üste çıkmış bana teşekkür etmeliler aslında, ben orada insanları yatıştırmaya çalışıyordum diyor.El kol hareketlerini, küfreden surat ifadesini yanlış anladılar diyelim, pankartları da yanlışlıkla mı elinize tutuşturdular?
Ülkemde yine ilginç şeyler oluyor,geçen gün yenge hanımı malum yere almayan bir komutan da bildiğiniz hikaye üzerine!!! göz altına alınmış. Yakında dışarıda komutan kalmayacak, zaten içeri alınanlar biz daha davanın ne olduğunu anlayamadan daha öncekiler gibi ölüp gidecek, içeride olması gerekenler nerede olacak bakalım.
Gerçekten çok adaletlilermiş...
Aman abi, kadınla alt alta üst üste yakalansan bile inkar et !
Bu kim de, tanımıyorum de,ne işim var burada diye sor. Hatta üste çık, senin ne işin var burada diye hesap sor!
Pakpartininki de aynı hesap.
Chp'ye yumurta atanların o partili oldukları, hatta bırakın partiyi parti kollarının başkanları oldukları ayyuka çıkmış, biri bize çamur atamazlar diyor, biri bizimle alakaları yok diye inkar ediyor, biri de üste çıkmış bana teşekkür etmeliler aslında, ben orada insanları yatıştırmaya çalışıyordum diyor.El kol hareketlerini, küfreden surat ifadesini yanlış anladılar diyelim, pankartları da yanlışlıkla mı elinize tutuşturdular?
Ülkemde yine ilginç şeyler oluyor,geçen gün yenge hanımı malum yere almayan bir komutan da bildiğiniz hikaye üzerine!!! göz altına alınmış. Yakında dışarıda komutan kalmayacak, zaten içeri alınanlar biz daha davanın ne olduğunu anlayamadan daha öncekiler gibi ölüp gidecek, içeride olması gerekenler nerede olacak bakalım.
Gerçekten çok adaletlilermiş...
Nisan 06, 2010
5 days... Mini dizi
Dün gece fena sarsıldım.
Bana korku filmleri vız gelir. Gerilimi izlerken gerilirim o kadar. Ama hayatın içinden sahneler, ya bizim başımıza gelseydi dedirten şeyler, özellikle de konu çocuklar olunca ortaya çıkabilecek sahneler aklımı başımdan alabilir.
Dün e2 de başlayan mini seri "5 Days" de aynı etkiyi yarattı. Her şeyi dijital izlemeye alışmışız, o kadar sabırsızlandım ki elim kumandanın tuşlarına gitti, ileri sarabilmek için. Ama ne mümkün? Şimdi haftaya pazartesiyi beklemeliyim.
Konu özetle şu :
Five Days, genç bir anne ve iki çocuğunun ortadan kayboluş hikayesini anlatıyor. Beş bölümden oluşan dizi, çocuklarıyla birlikte büyükbabasını ziyarete giderken çiçek almak için duran ve bir anda kaybolan genç bir anne ile anneleri dönmeyince onu aramak için arabadan ayrılan çocuklarının hikayesinin beş gününü konu ediyor. Ancak Five Days diğer alışıla gelmiş diziler gibi hikayeyi polis araştırmasıyla sınırlamadan, kayıpların yakınları ve basının konuya yaklaşımını da ele alıyor. Kimsenin elle tutulur bir şey görmediği, güpegündüz arkalarında iz bırakmadan kaybolan Leanne Wellings ile çocukları Rosie ve Ethan’ın soruşturması aylarca devam ediyor ve bizler bu soruşturmanın en kritik gelişmelerinin yaşandığı 1, 3, 28, 33 ve 79. günleri izleme fırsatı buluyoruz.
İlk gün uykumu kaçırmaya, gecenin bir vakti gidip oğlumun yanına kıvrılmaya ve sabah kalktığüımda bile aklımda yer etmeye yetti, bakalım 3. gün ne getirecek?
Bana korku filmleri vız gelir. Gerilimi izlerken gerilirim o kadar. Ama hayatın içinden sahneler, ya bizim başımıza gelseydi dedirten şeyler, özellikle de konu çocuklar olunca ortaya çıkabilecek sahneler aklımı başımdan alabilir.
Dün e2 de başlayan mini seri "5 Days" de aynı etkiyi yarattı. Her şeyi dijital izlemeye alışmışız, o kadar sabırsızlandım ki elim kumandanın tuşlarına gitti, ileri sarabilmek için. Ama ne mümkün? Şimdi haftaya pazartesiyi beklemeliyim.
Konu özetle şu :
Five Days, genç bir anne ve iki çocuğunun ortadan kayboluş hikayesini anlatıyor. Beş bölümden oluşan dizi, çocuklarıyla birlikte büyükbabasını ziyarete giderken çiçek almak için duran ve bir anda kaybolan genç bir anne ile anneleri dönmeyince onu aramak için arabadan ayrılan çocuklarının hikayesinin beş gününü konu ediyor. Ancak Five Days diğer alışıla gelmiş diziler gibi hikayeyi polis araştırmasıyla sınırlamadan, kayıpların yakınları ve basının konuya yaklaşımını da ele alıyor. Kimsenin elle tutulur bir şey görmediği, güpegündüz arkalarında iz bırakmadan kaybolan Leanne Wellings ile çocukları Rosie ve Ethan’ın soruşturması aylarca devam ediyor ve bizler bu soruşturmanın en kritik gelişmelerinin yaşandığı 1, 3, 28, 33 ve 79. günleri izleme fırsatı buluyoruz.
İlk gün uykumu kaçırmaya, gecenin bir vakti gidip oğlumun yanına kıvrılmaya ve sabah kalktığüımda bile aklımda yer etmeye yetti, bakalım 3. gün ne getirecek?
Nisan 05, 2010
Büyümek...
Gün geçtikçe beni mutlu eden şeyler listemdeki maddeler değişiyor.
Sabah 5 te eve geldiğim mutlu günler çoook gerilerde kaldı, ama 5 yaşındaki oğlumun her sözü, her öğrettiği, her öğrendiği beni hiç bir şeyin mutlu etmediği kadar mutlu kılıyor.
Onun için değil, öncelikle kendim için söylemeliyim bunu.
"Sanırım büyümek böyle bir şey..."
Nisan 02, 2010
Bahar gelince ne yapılır? - Volume 1
Önce sevgili kandırılır, pazar günü söylenmesine aldırış etmeden yapı markete gidilir, saksılar alınır, topraklar taşıtılır.
Sonra daha fazla işkence etmeye gönlün el vermediğinden onunla olmadığın bir gün çiçekçiye gidilir özenle istediğin güller seçilir.
Sevgiyle rengarenk güller ekilir, böcek korkusu bile vız gelir, topraktan çıkan küçücük böceğin üzerine toprak atılır, göz görmeyince gönül katlanır.
Çiçekler sulanır, özenle salon penceresinin önüne yerleştirilir, sonra önünde oturulup dışarısı izlenerek bol sütlü bir kahve içilir.
Sonra... Sonra bir gün çalışanlar işlerinden, çalışmayanlar çocuklarından nefes alacakları bir kaç saat ayarlar, kahvaltı için toplanılır. Bahar uygun rengarenk bir masa hazırlanır. Durun, sıcaklar henüz masaya gelmedi, onlar arkadaşlar gelince servis edilir.
Bir gün önce canının çıkmasına, ve bir gün sonra canının bir daha çıkacağına emin olarak, bol bol kalori yüklemesi yapılabilir.
Hmmm, bu gelecek konulardan biri olarak "Volume 2" olacak ama en iyi yanlarından biri de kışı sevmeyen ve mumya gibi sarınan benim için rengarenk, desen desen çorapların rahatça giyilebildiği, Crocsların ise ev terliği olmaktan çıkıp kendisini sokaklara atacağı zamanları müjdeliyor olmasıdır.
Bahar böyle renkli, keyifli ve eğlencelidir benim için. Volüm 2 nin daha da renkli olacağına eminim...
Sonra daha fazla işkence etmeye gönlün el vermediğinden onunla olmadığın bir gün çiçekçiye gidilir özenle istediğin güller seçilir.
Sevgiyle rengarenk güller ekilir, böcek korkusu bile vız gelir, topraktan çıkan küçücük böceğin üzerine toprak atılır, göz görmeyince gönül katlanır.
Çiçekler sulanır, özenle salon penceresinin önüne yerleştirilir, sonra önünde oturulup dışarısı izlenerek bol sütlü bir kahve içilir.
Sonra... Sonra bir gün çalışanlar işlerinden, çalışmayanlar çocuklarından nefes alacakları bir kaç saat ayarlar, kahvaltı için toplanılır. Bahar uygun rengarenk bir masa hazırlanır. Durun, sıcaklar henüz masaya gelmedi, onlar arkadaşlar gelince servis edilir.
Bir gün önce canının çıkmasına, ve bir gün sonra canının bir daha çıkacağına emin olarak, bol bol kalori yüklemesi yapılabilir.
Hmmm, bu gelecek konulardan biri olarak "Volume 2" olacak ama en iyi yanlarından biri de kışı sevmeyen ve mumya gibi sarınan benim için rengarenk, desen desen çorapların rahatça giyilebildiği, Crocsların ise ev terliği olmaktan çıkıp kendisini sokaklara atacağı zamanları müjdeliyor olmasıdır.
Bahar böyle renkli, keyifli ve eğlencelidir benim için. Volüm 2 nin daha da renkli olacağına eminim...
Nisan 01, 2010
Buruk bir gün...
Arkadaşlarıma kahvaltı hazırladım, izin alamayanlar katılamadı, ama tekrarlarız diye avunarak bir araya geliyoruz. Güzel bir sofra hazırladım, uzun uzun oturalım diye bol çeşit hazırladım, pek keyifliyim derken...
Gazeteye göz atma gafletinde bulunuyorum.
3. sayfa haberlerini okumam ama dikkatimi çekmişti, Uşak'ın bir ilçesinde Allah'ın unuttuğu bir yere yatılı okul yapmışlar, işte orada 10 gün önce bir çocuk kaybolmuş.İnsanlar ne umutlarla uzaklara, okula gönderiyorlar çocuklarını.
Henüz 10 yaşında.
İster annelik deyin, ister oğlum var diye algıda seçicilik, içim acıyor haberi okuyunca.
Her gün gazetelere bakıyorum, hani adı gibi bir umut belki bulunur diye.
Bu arada öğreniyorum ki daha 2 ay önce okula şikayetler yağmış, çocuklara porno izletiliyor diye.
Umursayan yok.
Daha önce taciz ima edilmiş.
İlgilenen yok.
Sonra bu çocuk kayboluyor.
O da ortada yok.
Dün bulunmuş.
Foseptik çukurunda.
Tacize mi uğradı bu oğlan çocuğu, tecavüze mi, neden öldürüldü bilmiyoruz.
Bildiğim şu ki, bu sapıklıklar arttıkça benim tahammülüm azalıyor. İstiyorum ki, artık işler lafta değil, gerçekten yürüsün. Aile ve çocuktan sorumlu bir bakanı bile olan ülkemde, değişen bir şeyler olsun. Failler bulunsun, cezasını çekmesin.
Evet çekmesin.
Bu adamlar dünya üzerinden silinsin istiyorum.
Çok şey mi istiyorum???
Dip sos: İş işten geçtikten sonra bazı öğretmenler görevden alınmış, iş işten geçtikten sonra güvenlik tutulmuş, işini üşengeçlikten mi bilinmez doğru dürüst yapmayanlar daha bir hafta önce o çukuru arayıp burada yok demişler, suyu boşaltmak zor gelmiş olmalı. Bu ülkede bazı şeyler değişmez, aynı tas aynı hamam, biz de takunya kafalılar...
Gazeteye göz atma gafletinde bulunuyorum.
3. sayfa haberlerini okumam ama dikkatimi çekmişti, Uşak'ın bir ilçesinde Allah'ın unuttuğu bir yere yatılı okul yapmışlar, işte orada 10 gün önce bir çocuk kaybolmuş.İnsanlar ne umutlarla uzaklara, okula gönderiyorlar çocuklarını.
Henüz 10 yaşında.
İster annelik deyin, ister oğlum var diye algıda seçicilik, içim acıyor haberi okuyunca.
Her gün gazetelere bakıyorum, hani adı gibi bir umut belki bulunur diye.
Bu arada öğreniyorum ki daha 2 ay önce okula şikayetler yağmış, çocuklara porno izletiliyor diye.
Umursayan yok.
Daha önce taciz ima edilmiş.
İlgilenen yok.
Sonra bu çocuk kayboluyor.
O da ortada yok.
Dün bulunmuş.
Foseptik çukurunda.
Tacize mi uğradı bu oğlan çocuğu, tecavüze mi, neden öldürüldü bilmiyoruz.
Bildiğim şu ki, bu sapıklıklar arttıkça benim tahammülüm azalıyor. İstiyorum ki, artık işler lafta değil, gerçekten yürüsün. Aile ve çocuktan sorumlu bir bakanı bile olan ülkemde, değişen bir şeyler olsun. Failler bulunsun, cezasını çekmesin.
Evet çekmesin.
Bu adamlar dünya üzerinden silinsin istiyorum.
Çok şey mi istiyorum???
Dip sos: İş işten geçtikten sonra bazı öğretmenler görevden alınmış, iş işten geçtikten sonra güvenlik tutulmuş, işini üşengeçlikten mi bilinmez doğru dürüst yapmayanlar daha bir hafta önce o çukuru arayıp burada yok demişler, suyu boşaltmak zor gelmiş olmalı. Bu ülkede bazı şeyler değişmez, aynı tas aynı hamam, biz de takunya kafalılar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



































