Haziran 28, 2010

Yalnızlık zormuş...

"Hayatımı yazsam roman olur be abla" derken kaşlarımı küçük Emrah ile Shrek'teki kedi arası bir kıvamda süzecek, dudaklarımı büzecek, zırıl zırıl ağlayacak durumdayım.

Ev sessiz. Çok sessiz. "Kafamı dinleyeceğim hehe" diyerek kendimi avutmamış, kandırmışım. Hiç de eğlenceli değil. Karşılıklı kahve sigara kaçamağı yapacak koca da, o sırada mutfak kapısını açıp, o günde bir tanecik sigaramı saklatacak oğluş da yok evde. Çeşme'den başka bir yeri sevemem sevemem sevemem diye mırıldanarak gittiğim, dönerken de hayran kaldığım Torba'da bir hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Bir gün önce, bir gün sonra daa İzmir'de eşi dostu görüp kahvaltılarda gevrek de yedin ya daha ne istiyorsun diye sorarsanız haklısınız. Ziraa yeni iş yerimdekilerin kimilerinde öyle haset bakışlar var ki, boynuma kapının üzerindeki nal gibi nazar boncuğunu çıkarıp assam fayda etmez. Sen 2 hafta çalış, sonra kalk git 1 hafta tatil yap. Ben de olsam bana sinir olurdum.

Gel gör ki bu aralar bana bir rehavet geldi. "Elalem ne derse desin, hadi hadi hadi" diyerek kendimi gaza getiriyor, insanların bana gıcık olma ihtimalini düşünmek şöyle dursun, gıcık oluyorlarsa keyif alabileceğimi düşünecek kadar umarsızım. Ya deliriyorum, ya da nihayetinde hayatın çok da ciddiye alınmaması gerektiğini anlıyorum. Oysa ne ala değil mi, deliye her gün bayram.

Velhasıl, oğluş İzmir'de. Duyduğuma göre gelmeye niyeti de yokmuş. Bir hafta sonra dönecek olan babasına sitem edecek halim de yok, ben 2 senedir tatildeydim sayesinde.

Bu sebeple susuyor, işimin başına dönüyor, neyse ki keyifli bir işim var diye avunuyor, akşamları da kendime açtığım şarabı içip iyice uykum gelene kadar kaçırdığım filmleri izliyorum.

Yalnızlığa alışmaya çalışarak...

Dip sos: Bu arada her zamanki gibi tatil bilançosu,

Bir haftada yapılan yol: 1500 km
Bir haftada çekilen resim: 150 kare

Bir haftada alınan kilo: 750 gr

Bir hafta tatil köyünde kalındığı halde allem edip kallem edip alınan parça adedi: Bir kaç parçacık.
( Sevgili  de okuyor bu blogu, biraz anlayış...! )


Haziran 26, 2010

Dönüş

Torba'nın sükuınetine biraz eğlence katıp karıştırdım, biraz da dinlence. Üzerine sevdiklerimi ektim pek iyi geldi, yarın malesef dönüyorum o sevdiklerimi burada bırakarak...

Haziran 19, 2010

Af...

İzmir'deyiz. Bir kaç güne kadar Bodrum Bodrum. Hani yazamazsam, bu veya diğer blogda  sizleri cevaplayamazsam affola.

Haziran 18, 2010

Kaçırdıklarımıza bir çentik daha...

Güne buruk başladım.

Henüz başlayalı 2 hafta olmuşken , çok oluyorum bir hafta tatil için, bir de üzerine tam tatil öncesi gün, bir kaç saat daha izin isteyemezdim.

Ama oğluş da iş miş dinlemiyor, karne alırken herkesin annesi geldi, geç kalsalarda geldiler diyor.

Haklı mı haklı.

E ben de istemez miydim?

İsterdim.

Ama olmadı, olamadım. Nasrettin hocanın dediği gibi herkes haklı.

Bir de üzerine, ilkokul bire başlayan çocukların bir hafta erken başlayacağı tarihte, tam da o hafta fuar için yurtdışında olacağımı öğrendim.

Al sana bir "offf" daha.

Annenin işe dönüşü oğluş için sancılı geçecek anlayacağınız, ama muhtemelen alışacak zamanla, ben de midemde bir şeyler burkularak alışacağım çaresiz.

Küçükken ne kolaymış, kendini bildi bileli çalışıyordum, alışmıştı ve pek de anlamıyordu aslında yokluğumu.

Şimdi zor.

Çok zor...

Haziran 15, 2010

İnsan olmak yada olmamak... İşte bütün mesele bu !

Yazacak konu çok ama yazmak için vakit yok.

Mesela şu modern kölelik mevzusu.

Sibel Arna'nın belki de haklı olduğu bir konuda yanlış kelimelerle ifade ederek haksız duruma düştüğü köşe yazısı değil sadece. Ya da festivalde sizin yerinize her türlü istemediğiniz şeyi yapacak olan Hayati'ler de değil.

İnsanlar evde, iş yerinde, sokakta, alışverişte, kafeteryada, her yerde bir diğerine iş yıkmanın, iş yaptırmanın, istemesini bilmeden iş emretmenin derdinde.

Sorun şu ki, empati yapmıyoruz, hatta sempatik olmayı bırakın ne kadar burnumuzu kaldırabilirsek o kadar ala.

Hizmet sektöründe çalışanlar bizim her kaprsimizi çekmek zorundaymış gibi algılıyoruz.

Bunu da millet olarak biraz hazımsız olduğumuz için yapıyoruz.

Görgüsüzlük diz boyu.

Sanırım bu günlerde bu sebeple Twitter da fazla zaman geçirmiyorum.

Takibimde olan bir blogger'ın bu haberlerin üzerine gelen bir cümlesinden sonra kapattım, girmedim bir daha da.

Kendisi gibi görünmeyen, maddi olarak da muhtemelen görünemeyeccek, giyinemeyecek ama giyinmeye çalıştığı için bir lakap almış insanlar için alaycı aşağılayıcı bir şeyler yazdı.

Daha da fenası bir kaç başka blogger'ın cevabı ile ortamın eğlencesi oldu o insanlar.

Bir kere daha insanın içinde olmadıktan sonra, ne kadar aile terbiyesi , dünya görüşü, eğitim alırsa alsın, yeterince insani olamayabileceğini görmüş oldum.

İnsanlar neredeyse sadece sahip olduklarının markalarıyla var oluyorlar. Okudukları kitaplar bile sadece en son ne okudun sorusuna cevap verebilmek için.

Eskilerin bir lafı vardır pek severim:

Güzelliğine güvenme bir sivilce, zenginliğine güvenme bir kıvılcım yeter.

İnsanların yediklerini, içtiklerini, gezdiklerini, gördüklerini hazmedebilecekleri günleri de görme dileğiyle...

Haziran 12, 2010

Eski !!! Alışkanlıklar...

İyi ki annem yanımda.

En azından hafta içi.

Çünkü dağılmış durumdayım.

İnsan sabah gidip akşam döndüğü ofis hayatından uzak kalınca kolayca alıştığı şeyler var.

1- Uyku bolluğu.

Her ne kadar öyle öğlenlere kadar uyuyan biri olmasam da biraz olsun geç kalkarak geç yattığım günleri telafi edebiliyordum. Oysa artık telafi zamanı yok. Uyuyabildiysen ne ala ! Uyuyamazsan cts günleri böyle 12 ye kadar yatarak acısını çıkarıyorsun. Kaç tane rüya gördüğümü hatırlayamıyorum bile.

2- Zaman

Tüm zamanlar senin         di !!! Artık değil. Öyle canın istediğinde kahvaltı edip canın istediğinde kahve eşliğinde iki laf etmek yok. Her şeyin bir zamanı var. İyi ki yanında annen de var ki, en azından işe giderken sabah kahvaltı hazırlamak, akşam yemeğini hangi arada hazırlayacağım derdine düşmek yok. Kaçırılacak filmlere, okunamayacak kitaplara yenileri eklenecek.

3- Hürriyet

Pek severim bu kelimeyi. Sanki o duygunun daha da hakkını veriyor bu eski Türkçe. Evet Aslı hanım, canının istediğini yapabilme dönemi gerilerde kaldı. Bu yaz, geçen yazlardaki gibi canın istediğinde İzmir Çeşme, canın istediğinde yazlık yapabilme lüksün yok. Haftasonları sitenin havuzunu kullanarak mutlu olabilirsen ne ala !

4 -Oğluş

Bir süredir , her ne kadar okula da gitse full time anne olan oğluş için part time anne olacağım artık. Elele gezeceğimiz koca bir yaz hayal oldu. Neyse ki o halinden memnun. Önce İzmir, sonra Bodrum, ardından benim iznim sadece bir hafta olduğu için - Daha ne istiyorsun ki!? - babasıyla erkek erkeğe bir tatil, sonra anneannesiyle İstanbul turları ve ardından da yaz okulu heyecanı var. Anneannesinin onu kendi evine götürdüğü günler benim için zor olacak. İş gezileri için onu bırakıp gitmeye alışığım ama onun beni bırekıp gitmesine değil. Ev bomboş gelecek.

5- İlgiler

İlgilendiğim bir çok konuya çok fazla zamanım kalmayacak. Yabancı dil merakım rafa kalkacak. Kursa gitmeye bile zaman yok. Şövale orada boynu bükük duracak. Blog yazmaya devam edebilirsem ne ala!

Ancak öte yandan, ayrı kaldığım zaman içinde bu alışkanlıklara kafi derecede doymuş olmalıyım ki yine kaşındım, bir işin ucundan başladım. Pişman mıyım? Hayır. İşimi çok özlemişim. Yine renklerin, desenlerin arasında olmak, problemleri çözmek, eski dost müşterileri görüp sohbet etmek iyi geldi. Tatil dönüşü fuar telaşımız var ki hem yorucu hem de eğlenceli bir dönemdir, zaten o zaman ne kaçırdıklarımı ne de kazandıklarımı düşünecek zamanım olacak. Bir telaş ki sormayın.

Şimdilik bu kadar, bugün hava şahane, çıkmalı, dolaşmalı, kendini şımartmalı !

Haziran 10, 2010

Yeni odaya yerleşme, yeni işe alışma, yeni şirketin işleyişini anlama süreci. İtiraf etmeliyim kafam karışık, yorgunum argınım ama şikayetçi olacak değilim. Pekala, kabul ediyorum, sabahtan akşama bir yere tıkılmak hiç hoş değil, arada bir çıkılacak yerler de yeterli değil, ancak işimi de çok özlemişim.

Yeni odam keyifli. Kırmızı yuvarlak dönebilen iki misafir koltuğum, beyaz bir masam, beyaz üzerine çiçekler koyabileceğim küçük sehpam, dışarıdaki yeşilliklere bakan kocaman camlarım ve yusyuvarlak beyaz bir koltuğum var.  Arada kimse görmeden hızla dönebilirim,adeta dönmedolap :)

Bu aralar bir de anaokulu mezuniyeti, gösteriler ve bizi ziyarete gelen öğretmenlerinin heyecanı var.Okul kapanır kapanmaz tatile çıkıyoruz, onu da unutmamak lazım.

Anlayacağınız bir koşuşturmadır gidiyor, yazamayabilirim affola...

Haziran 08, 2010

Teşekkür

Dün yeni iş yerimde oryantasyon ve adaptasyon gibi sıkıcı bir sürecin içerisinde bana iyi dileklerini ve çiçeklerini gönderen arkadaşlarıma teşekkürler. İlaç gibi geldi :)

Haziran 05, 2010

Dönüş...

Bu bloğu açalı 5 yılı geçti. Moda blogunu ise işten ayrılmada kısa süre önce, işten uzak kalmamak için açtım. Ülke değişikliği, şehir değişikliği, hayattaki tüm o değişikliklerde benim için, kimi zaman zor vakit ayırabilsem de, bir kaçış noktası oldu. Sıkıcı günlerde de beni oyaladı. İşimden uzak kalmadım. Hiç bir şeyi kaçırmadım. Aynı zamanda beni hareketli kıldı, eğlenceli ve keyifliydi.

Şimdi yeniden ofis hayatına dönüyorum. Artıları da var, eksileri de. Serbest çalışmaya benzemez ama bir yandan da o kadar özledim ki koşuşturmayı,  bu eksiklik canımı sıkmaya da yetmez.

Artık hafta içlerim eskisi gibi bir koşuşturma içinde geçecek. Yeri gelecek gece yarılarına kadar çalışılacak, yeri gelecek koca bir hafta evden uzakta geçecek.

Her anne gibi endişelerim var, ama oğluşumun artık büyümüş olması da bana destek veriyor. En azından annemin desteği ile rahat olacağım oğlumu bırakırken.

Daha az görüşeceğiz diye öc alır gibi sanki, bu sabah her zamankinden çok daha şeker. Dün kızlarla uzun çocuksuz sakin kahvaltımızın çok keyifli geçtiği gibi.

Özleyeceğim şeyler var anlayacağınız. Ama sonuçta ben de özlediğim diğer şeylerin peşinden gidiyorum.

Hayat her zaman böyle. Hep sahip olamadıklarımızın peşinde koşuyoruz. Gün gelecek yine sıkıldım diyeceğim. Birazcık ara !?

Bu araları şimdilik bana yine bloglar verecek. Araştırmaya, okumaya ve yazmaya fırsat buldukça devam.


Şimdi yeni odama götürecekleri toplamaya...

Haziran 01, 2010

Çilekleri bırakıp işe giden anne...


Çiçekler çilek oldu, snra annesi suladıkça kızardı, en sonunda kırmızı tatlı, dalından şimdi koparılmış çilek oğluşun midesine indi. Dediğine göre bugüne kadar yediği en lezzetli çileği yedi.

Annesi çilekleri ona emanet edip gece gündüz çalışmak üzere bir yerle anlaştı, çilek keyfini bozmamak için de önce ona bir şey söyleyemedi...

İşten döndüğünde onun yetiştirdiği çilekleri yemek için de sözleşti...