Temmuz 29, 2010

Pişkin ve miskin adam

Hayır, bu iki sıfat aynı adama ait değil.

En azından öyle ise ben bilmiyorum.

Bildiğim şu ki, bugün Kelebek'e göz atarken biri için pişkin, biri için de miskin lafını kullandığım.

Bay pişkin, akşam da ailece gazeteleri karıştırırken günümüzün eğlencesi oldu, bayağı bir gülüp üzerine uzun uzun geyikler yaptık. Eşime, bir gün olur ya hani seni yatakta biriyle yakalarsam, yanındaki için tanımıyorum ben bu kadını diyebileceğini, ancak o zaman bu pişkinliğin üzerine çıkabileceğini söyledim. İyi fikir öyle yaparım derken, gülüşümün ardına gizlenen bakışlarımı görmedi tabii. Kadını tanımıyorum, tekneme binmiş, arkadaşımın arkadaşı, zaten orada arkamda duruyor ben de hatta kaçıyorum sözleri inandırıcı olabilirdi, ama sarılma ile sanrı arasındaki farkı bilecek kadar büyüdük.

Bay Miskine gelince, kendisini çok beğenir - im. - dim.

Bugüne kadar.

Bütün görünümü, yeteneği, söyledikleri, yazdıkları, çizdikleri bir anda pofff ! diye uçtu gitti.

Çünkü çıplak ayakları ile poz vermişti.

Eeee ne var diye sormayın, açın bakın.

İşte o var.

Aslı, kırk yılda bir zaman zaman ayırdın yazı yazdın, o da kıldan tüyden oldu diyeceksiniz.

Haklısınız :)

Temmuz 26, 2010

Şiir

Sen teröristleri kırmızı halılarla karşılarsan,onlar da yeri göğü kıpkırmızı yapar.

Ne ekersen,

onu biçersin.

Bir daha bu adamı seçersen,

daha çoook dizini döversin...

Temmuz 24, 2010

True blood aşkına !!!

Biliyorum yine ara verdim. Ama zaman bulamıyorum. Bir yandan fuara hazırlık bir yandan yeni işler müşteriler peşinde koşturmak derken, günler su gibi, yo hayır daha da hızlı akıp gidiyor. Hayatımı sel almış gibi.

Zaman bulabilirsem Moda Mutfağına bir şeyler yazıyorum biraz kitap okuyor yada dizi izliyorum. Şu anda bir tek diziyi takip edebiliyorum , o da TRUE BLOOD.

İzlemediyseniz söyleyeyim. Saçma sapan bir dizi !!! Ama benim gibi vampirlermiş, kurt adamlarmış fantastik tüm o ıvırzıvırlardan hoşlanıyorsanız izleyin derim. Öncelikle dizi yetişkinlere göre. Gerilim sahneleri olduğundan değil, başka sebeplerle. Bol bol da küfür var. Espriler aptalca ve buna rağmen çok güldürüyor. Müzikler ise şahane!

Son yayınlanan bölümün finalinde yer alan Trouble bu aralar favorim. Şuradan dinleyebilirsiniz.

Aptalca ve sıkıcı bulduğum - ama buna rağmen izlediğim - ilk sezondan sonra ikinci sezon katılan karakterlerle daha ilgi çekici oldu. Her şeyden önce dizi zevkimizin gayet iyi uyduğunu düşündüğüm James Frain, izlediğim her dizide var olduğu gibi bu diziye de dahil oldu. Saplantılı, manyak, aşık bir vampiri canlandırıyor, ve her rolünü olduğu gibi bu rolünü de Oscar'lık oynuyor.


Alexander Skarsgård vampir rolü için yaratılmış. Diziyi başından beri sıkıcılıktan bir nebze olsun kurtaran bu karakterin yanına bir de bu sezon eşcinsel züppe vampir Theo Alexander ve kurtadam Joe Manganiello'nun gelişi ile dizi daha da şenlendi. Sezon ortası Promosuna göre daha da hareketlenecek.

Konuyu kapatırken Eric ve Pam'in çocuklar hakkındaki yorumunu yazmadan edemeyeceğim:

Pam çocuklara bakarak: You make me so happy, I never had any of you.
Eric: No, c'mon Pam, they're funny. They're like humans, but miniature. 'Teacup humans'...

Temmuz 21, 2010

Habitus

Bugün Kelebek'teki Melike'nin yazdıklarını okurken o kadar güldüm ki, eğer okumadıysanız, link vermek istedim. Şurada... Gündeme dair düşündüklerimi birebir anlatmış...

Temmuz 13, 2010

Bu günlerde...

Biliyorum biliyorum uzun zaman oldu yine yazmıyorum.

Ama günlerin nasıl geçtiğini inanın ki anlayamıyorum.

Şirkette yeniyim ya, hala her şeyi yakalamanın derdindeyim. Müşteri çağırmak işim olmadığı halde, daha çok bağlantı yakalamak istiyorum. Arşivdeki desenler, gelecek sezonların trend araştırmaları, renkler, müşterilerin arayışları, bunların koleksiyonlara dahil edilmesi, bir yandan müşterilere gidip sunumlar yapmak derken birden akşam oluyor. Malum yaz aylarındayız, oğluş tatilde, kuzenleri geliyor, evde kalabalık, bir curcuna. Öyle keyifli ki ! Bir kaç günlüğüne oğluşu da alıp gittler de, ev dört duvar çok tatsız geldi bize. Sanırım İtalyan aileleri gibi kalabalık hanelerde kalabalık sofraları seviyorum.

Bu arada kalabalık sofraların kilo aldırdığını da söylemeliyim. Acil önlem alıyorum.

Şimdi Mango ve Zara'nın peşindeyim. Mango'nun açmayı planladığı yeni mağaza  adedi de iştah açıcı. Geçtiğimiz günlerde de büyük yerel markalardan biri geldi, mayo ve bikini koleksiyonlarına başlayacaklarmış ama söylemeyeyim sürpriz !

Oğluş ! Offf... 6 yaş baldan tatlıymış. İştahı da açıldı, çenesi hiç durmuyor, ya bir şeyler yiyor, ya bir şeyler söylüyor. İlk fırsatta incilerini yazacağım buraya. Ancak geçtiğimiz günlerde İngilizce bilmeyen halası bir kaç bildiği kelimeyi oğluşa sorarken, bizimkinin flovır kelimesi sorulduğunda, flauvır diye sorsaydın çiçek derdim ama bunu bilemedim demesi gözlerimizden yaş getirdi. Ukala velet !

Yeniden yaz okuluna başlayacak. O zamana kadar her gün havuza girip yüzme derslerine hazırlandı. Ama burada şen şakrak olan bay ayrıkotu, iş ona bir şey söylenmeye gelince suratını asıp yüzme derslerine katılmayabilir. Kendine münhasır, ve bu aralar fazlasıyla başına buyruk bir çocuk oldu. Sanki 6 değil de 16 yaşında. Kuzenleri ile amcasına gidip erkek erkeğe kalmak istiyor. Ne zaman büyüdü ???  

Bu aralar tek sıkıntım arkadaşlarıma zaman ayıramamam. Ama o da zamanla düzene girecek. Kendime vakit ayırabildiğim zamanlarda ya kitap okuyor, ya nette bir kaç dizi izliyor, ya da bloga, daha çok moda mutfağına yazı yüklüyorum. 

Bir de şu indirimler beni mahvetti ki, o konuyu açmadan kapayalım ...

Temmuz 05, 2010

The Tudors bitti.

Yani sanıyorum ki bitti. Zira yayınlanırken linkte final yazmıyordu ama mulum olduğu üzere 8. Henry öldü, son sahnede tahta geçen varislerinden özetle bahsedildi, ağzımızda bir parmak balla öylece kalakaldık. Oysa ki ben merakla kanlı Mary dönemini ve Elisabeth'in altın çağını da bekliyordum. Belki yapımcılar son yıllar içinde iki ayrı filmi de çekilmiş olan Elisabeth'i Mary döneminden başlayarak yeni bir dizi ile anlatmaya başlarlar.

The Tudors'ı sadece saray entrikalarının heyecanı, kostümlerin ve sahnelerin farklılığı yada tarihe olan merakım izlettirmiyordu tabii. Bir diğer sebebi de 8. Henry ile uzaktan yakından alakası olmayan Jonathan Rhyes Meyers'dı. Henry böyle görünseydi, bırakın 6 eşi 16 eş almasına da şaşırmazdım. Yapımcılar Jonathan'ı yaşlılıktan ölürken bile yakışıklı gösterdiler bize. Doğrusu en azından daha latekslere sarıp daha şişman ve gerçekçi bir Henry ortaya çıkarırlar diye düşünüyordum.


Öte yandan yapmamaları da iyi oldu, bu haliyle bile son günleri yeterince can sıkıcıydı. Öyle ki geçmişi hatırladığı sahnelerde kendileri neredeyse "tıfıl" diye nitelendirilebilecek gibi görünüyordu.

Şimdilerde bağrımıza taş basıp "From Paris with Love" da kendilerini Travolta ile izleyeceğiz.

Son bölümün tadı damağımızda...

Katherine of Aragon:  Our daughter should be married off by now with her own kids and I’m still your real wife, so says Jesus! 

Anne Boleyn:  My daughter is ten times smarter than you and, by the way, I am still innocent.  Oh, and so is Catherine Howard. 


Jane Seymour:  Sorry, darling, but our kid is going to die young and it’s probably for the best because you’ve made his life totally suck from the moment he was born.




Temmuz 04, 2010

Yılın komedi filmi: Twilight Eclipse !

Twilight serisinin geçen yaz tüm kitaplarını sadece 15 gün içinde bitirdiğimi, kitabı okur okumaz beyaz seri kitapları okuyarak büyümüş orta yaş üzerinde bir kadın tarafından yazıldığını tahmin ettiğimi, kimi yerlerin aşırı doz romantizm ile sıkıcı olduğunu, ammavelakin kimi yerlerde de gerilimin ustaca anlatıldığını, öyle ki 3. kitabı  Stephenie Meyer'ın yalnız değil, Stephen King'in katkılarıyla yazmış olabileceğini düşündüğümü yazmıştım.

Şu ana kadar her üç bölümün filmini de çıkar çıkmaz izledim. İlkini yalnız, ikincisini yaş ortalaması 15 olan kızların arasında kuzenlerle, üçüncüsünü de bir arkadaşımla.

Gece son seansa gidince etrafta çığlık atan kızlardan ziyade tek tük sevgililer, bir kaç genç kız, "Hayırdır bu filmde ne işiniz var?" diye sormamak için kendimi zor tuttuğum önümüzde oturan iki de genç adam vardı.

Salon da boş olunca az da olsa ses çıkarabilme lüksüne sahip olarak, zaten zivanadan çıkmış olan film bizim için en baba komedi filminden daha komik bir hal aldı.

Bahse girerim ki, bu aralar hiç bir filmde bu kadar eğlenemezsiniz. Dalga geçilecek o kadar çok şey var ki!

Şimdi filmin fanatikleri 13 lükler " Ayyyy hiç de öööleee diiilll" diyecekler. Yaşlılığıma verin kızlar, siz benim yaşıma gelince romantizmin boyutu sizin de gözlerinizi yaşartabilir.

Velhasıl film boyunca gülme krizlerine girdik, özellikle şamata sever bir arkadaşınızla gitmenizi tavsiye ederim.

Dip sos: 3. filmin sonunda hala, Bella'nın o baklava çocuk varken ruj sürmüş pudra suratlı iskeletor çocukta ne bulduğunu anlayamıyorum.

" Ayyyy hiç de öööleee diiilll !!!"

Temmuz 03, 2010

Kötü bılogır !

Bugün arkadaşlarımdan bir kaçı sözleşmiş gibi arayıp, neden yazmıyorsun diye sitem edince,  iki işin arasında bilgisayarın başında buldum kendimi.

Yazamadım bir kaç gündür, sebebi var.

En önemlisi de bekar geçirdiğim bir hafta boyunca bomboş eve gelince hissettiklerim. Kafa dinlerim diye düşünmüştüm, yanışmışım, boğucu, sıkıcı, bunaltıcı oluyor ev.

Haliyle attım kendimi dışarı.

Her akşam ya arkadaşlarıma gittim, ya da onlarla buluştum. Gündüz iş, gece alışveriş derken neyse ki haftasonuna geldik, yarın İzmir'den dönüyorlar.

Yarın sabah kalkıp, belki havuz boşken belki bir keyif yapıp, sonra etrafı toparlayarak, akşam üzeri gelecek olan oğluşuma, babasına, kuzenlerine kek  ve yemek hazırlayarak geçecek. Mutfakta koca bir gün geçirmeyeli çok olmuştu.

İş mi? İş keyifli. İnsanlar genellikle güleryüzlü. Ancak eskiden de birlikte çalıştığım genel direktör bir anda getirince beni, klasik müdürün adamı korkusunu yaşıyorlar. Yanımda pek dikkatliler, sizli bizli, fazlasıyla ciddi iletişimimiz. Ama zamanla birbirimizi tanıdıkça bunun değişeceğini düşünüyorum. Ben mesafeli olma konusunda kesinlikle sıkıntılı değilim, ama samimiyetime güvenmelerini de isterim,evden daha çok zaman geçirdiğim iş yerinde mesai arkadaşlarımla anlaşabilmek huzurla çalışmamı sağlar.

Bu arada bir kaç tane de Abiye Kuzu var.

Ciddiyim.

Yerdiğimi düşünmeyin. Sadece öyle giyinen insanlar olabileceğine inanmıyordum, doğruymuş. Öyle renkler ve öyle parçalar bir araya getiriliyor ki, hani bulduğunu giyiyorlar desem, yok o da değil, inceleyince bakıyorsun ki, severek beğenerek alınmış ve bir araya getirilmiş.

Bu arada bu mesleki defom da tavan yapmış vaziyette. Sokakta insanların suratlarına değil, kıyafetlerine bakıyorum hala. Hatta daha da abarttım, desenlerin renklerini eleştiriyor, şuraya şu rengi koysaydı, giyen de onun altına şurada gördüğüm ayakkabıları giyseydi diye düşünürken buluyorum kendimi.

Beğendiğim kıyafet ve kombinleri taşıyanları durdurup tebrik edeceğim neredeyse. Tasarım olanlarını da sormam an meselesi.

Bu durum benim ayakkabı adedime de yansıyor. Neredeyse her kıyafetin altına ayrı bir ayakkabı alma peşindeyim. Ayakkabıcılar da indirim afişleri ile adeta beni çağırıyorlar. Gerçekten de inanılmaz indirimler var şimdiden. Ama alışveriş kotamı fazlasıyla durdurduğum için hiç olmazsa bu ay uslu durmayı planlıyorum.

Bu aralar almayı en çok istediğim şey bir araba. Yurtdışına giderken arabamı sattığımıza çoook pişmanım. Bu kadar kısa sürede döneceğimizi bilseydim asla satmazdım.

Durum böyleyken böyle. Bugün  hava nefisti. Türkcell'e gidip aylık Vınn söylenmemi yapıp, her zamanki gibi bir bitsin şu taahhüt hepsini kapatacağım diye söylenip, çıkarken Stephen King'in Göz romanındaki Carrie gibi sinirimle uzaktaki telefonları bile düşürüp - Öyle olduğunu düşünüyorum gerçekten de, ama ben düşürmedim hıh diyerek kendime şaşırdığım şımarık bir hareketleçıktıktan sonra -  arkadaşlarımla buluşup 3. günde de pizza yediğim - Boş evde yemek yapmak çok sıkıcı-  bol bol mağaza dolaşıp, deniz kenarında kahve keyfi yapup geldiğim evden, İkea'dan DHL-Aras Kargo birlikteliğinden birinin kırdığını tahmin ettiğim sehpayı monte ettikten sonra yazıyorum bunları.

İstek üzerine umarım yeterince anlatmışımdır, bir daha ne zaman yazabilirim bilmem.Çok kötü bir blogger oldum bu günlerde...