Öküz, karısı inek ve çocukları buzağılarla ahırda mutlu mesut yaşar.
Biz de onları uzaktan mutlu mesut seyrederiz.
Ancak ne zaman ki iki ayaklıları ahır dışında karşımıza çıkar,
işte o zaman o kendimizi kaybederiz...
Öküzler her yerdedir.
Trafikte sıklıkla karşımıza çıkarlar. Kalabalıkta omuz, daha kalabalıkta çimdik, tenhalarda laf atanları vardır. Yanımızdan geçen yüzlerce öküz her gün bir ritüel gibi yere tükürür, suratına sigara tüttürür, yüksek sesle cep telefonuyla konuşur. Dişilerini TV da saçsaça başbaşa yoluşurken, sokağın köşesinde arsızca ağlayan çocuğunu tokatlarken, gözlerini dikip sana bakarken yakalayabilirsin. Çocukları ana baba terbiyesi almadığı için herkesi rahatsız etmeyi kendisine hak görür.
Bunların biraz daha tehlikelileri sonradan görme tabir ettiğimiz bir zamanların Özal zenginleri gibi Pak Parti dönemi zenginleridir ki, kendilerini " Kıroyum ama para bende" diyerek nitelendirecek kadar duble öküzlerdir. İsteklerinin sınırı yoktur, her şeyi elde edebileceklerini zannederler, daha da fenası kendilerini giyim kuşamları ve katıldıkları bir kaç sosyal ortam ile yeni entellektüellerden farzederler.
(Giyim kuşamlarından bahsetmeyeyim bile.)
Oysa plazmalarında sevdikleri programı seyredip jiplerine bindikten sonra ailece yer aldıkları uçakta çocuklarının ön koltuktakileri tekmelemesine ya da arkadakiler yemek yerken koltukları yatırmasına ses çıkarmayan , hatta aynısını yapan, yüksek sesle konuşup tartışan bu öküz ebeveynler, sen sesini çıkardığında da senin sesini keserler.
Her şey için çirkefçe tartışabilirler.
Her şeyi para ile ölçerler.
Her şeyi onlar bilirler.
Etrafta bu kadar öküz olup, koyun gibi sesini çıkarmayan bir toplumun başında yer alan adamın, karşısındakine sen çobanlık bile yapamazsın dediği bir ülkede olağan belki de, ama her gün karşıma çıkan onca öküzle nasıl yaşamaya devam edeceğim, işte onu bilmiyorum...
Şubat 24, 2011
Şubat 15, 2011
Şubat 05, 2011
Paris, kitap, film...
Uzun zamandır, hatta sanırım 2 ay oldu kitap okuyamadım. Vakit olmadı. Malum fuar hazırlığı, Kerem'in okulu ve zamanımı kaçırdığım filmleri izlemeye ayırmam ile geriye sadece uyumaya zaman kaldı. Ama bu arada 10 dan fazla film izledim. Zamanında hakkındaki yorumları yazmadığım için de hakiyle kafamda yer etmeyen filmleri unuttum bile.
Bu kitabı da yolculuk için aldım. Paris'e giderken okunabilecek daha iyi bir kitap var mı?
Paris demişken, artık bizim fuarları Berlin, NY ya da Paris yerine biraz da İtalya'nın güzide şehirlerine alsalar? The Tourist'i ne kadar yerden yere vursalar da sıkı bir Angie ve İtalya hayranı olarak mest olduğumu ve "İtalya'ya gitmeli hatta orada yaşamalı" rüyamı depreştirdiğini de söylemeliyim.
Ancak o kadar film içinde beni en çok etkileyenin Black Swan olduğunu da söylemeliyim. Tüm ödülleri toplayarak Oscar'a doğru giden Natalie Portman bu film ile sadece bir bebek ve hayatının aşkı olduğunu söylediği adamı kapmakla kalmamış belli ki. 3 vakta kadar Oscar görünüyor ona...
"Life as we know it" hoş bir romantik komedi. Bu tarz sevenlere önerim. "Daybreaker" ise ilginç bir film. Vampirlere bu şekilde bakmamıştık. " From Paris with Love" John Travolta'nın en iyi oyunculuklarından birini ve hayran hayran Jonathan Rhys Meyers'ı izlemek için ideal.
Haftaya yoğun olacak, bendeniz buralarda yokum. Şebnem MM için IFW i izliyor, izlenimlerini fotoğraflarla paylaşacak. Bu arada yine anlatacak çok şey var, ama söz zaman buldukça yazacağım, hiç olmazsa sadece buraya aktarabilmek kalsın...
Bu kitabı da yolculuk için aldım. Paris'e giderken okunabilecek daha iyi bir kitap var mı?
Paris demişken, artık bizim fuarları Berlin, NY ya da Paris yerine biraz da İtalya'nın güzide şehirlerine alsalar? The Tourist'i ne kadar yerden yere vursalar da sıkı bir Angie ve İtalya hayranı olarak mest olduğumu ve "İtalya'ya gitmeli hatta orada yaşamalı" rüyamı depreştirdiğini de söylemeliyim.
Ancak o kadar film içinde beni en çok etkileyenin Black Swan olduğunu da söylemeliyim. Tüm ödülleri toplayarak Oscar'a doğru giden Natalie Portman bu film ile sadece bir bebek ve hayatının aşkı olduğunu söylediği adamı kapmakla kalmamış belli ki. 3 vakta kadar Oscar görünüyor ona...
"Life as we know it" hoş bir romantik komedi. Bu tarz sevenlere önerim. "Daybreaker" ise ilginç bir film. Vampirlere bu şekilde bakmamıştık. " From Paris with Love" John Travolta'nın en iyi oyunculuklarından birini ve hayran hayran Jonathan Rhys Meyers'ı izlemek için ideal.
Haftaya yoğun olacak, bendeniz buralarda yokum. Şebnem MM için IFW i izliyor, izlenimlerini fotoğraflarla paylaşacak. Bu arada yine anlatacak çok şey var, ama söz zaman buldukça yazacağım, hiç olmazsa sadece buraya aktarabilmek kalsın...
Azgın Teke
Hayır size Defne'nin ölümünün üzerinden kaymak yemeye çalışan adamdan bahsetmeyeceğim.
Hayatta sadece çirkinlikler yok.
Basit naif şeyler de var hayatı güzelleştiren.
Neyse ki...
Bizim evin salonu. Odasında sıkılan ve bu aralar sebebini çözemediğimiz bir şekilde hastalıklardan fazlasıyla korkmaya başlayan Kerem salondaki masada bir şeyler çiziyor.
O sırada tv da "Azgın Teke" sçzü geçiyor.
Bizimki gözler büyümüş pür dikkat !
- Azgın teke mi? O nasıl bir hastalık ?
O kadar korkmuş görünüyor ki gülmekten alamıyoruz kendimizi.
- Dur anneciğim anlatayım korkacak bir şey yok.
Kulaklarını kapatıyor elleriyle.
- Hayır hayır duymak istemiyorum. Çok kötü bir şeye benziyor.
Gülememliyim biliyorum ama artık kahkaha atıyoruz.
- Dur korkma, sana olmaz bu hastalık. Olsa olsa babana olur.
- Babama mı ? Ne olacak, ne olacak ?
- Canım benim olmayacak bir şey endişelenme !
Yok artık tutamıyoruz kendimi yaş geliyor gözümüzden. Sonra bir çocuğa anlatabileceğim kadar anlatıyorum ne olduğunu.
Bu hastalık korkusunun üzerine gitmeli mi gitmemeli mi onu düşünmeye başlıyorum.
Demem o ki, hayatta düşünecek bir çok şey varken, gerçekten azgın tekelerin kendilerine bakmadan ahlak bekçiliğini yapmalarını düşünmek, onlara öfkelenmek falan önemsiz ve gereksiz geliyor bana. Bence siz de ciddiye bile almayın...
-
Hayatta sadece çirkinlikler yok.
Basit naif şeyler de var hayatı güzelleştiren.
Neyse ki...
Bizim evin salonu. Odasında sıkılan ve bu aralar sebebini çözemediğimiz bir şekilde hastalıklardan fazlasıyla korkmaya başlayan Kerem salondaki masada bir şeyler çiziyor.
O sırada tv da "Azgın Teke" sçzü geçiyor.
Bizimki gözler büyümüş pür dikkat !
- Azgın teke mi? O nasıl bir hastalık ?
O kadar korkmuş görünüyor ki gülmekten alamıyoruz kendimizi.
- Dur anneciğim anlatayım korkacak bir şey yok.
Kulaklarını kapatıyor elleriyle.
- Hayır hayır duymak istemiyorum. Çok kötü bir şeye benziyor.
Gülememliyim biliyorum ama artık kahkaha atıyoruz.
- Dur korkma, sana olmaz bu hastalık. Olsa olsa babana olur.
- Babama mı ? Ne olacak, ne olacak ?
- Canım benim olmayacak bir şey endişelenme !
Yok artık tutamıyoruz kendimi yaş geliyor gözümüzden. Sonra bir çocuğa anlatabileceğim kadar anlatıyorum ne olduğunu.
Bu hastalık korkusunun üzerine gitmeli mi gitmemeli mi onu düşünmeye başlıyorum.
Demem o ki, hayatta düşünecek bir çok şey varken, gerçekten azgın tekelerin kendilerine bakmadan ahlak bekçiliğini yapmalarını düşünmek, onlara öfkelenmek falan önemsiz ve gereksiz geliyor bana. Bence siz de ciddiye bile almayın...
-
Etiketler:
Haberler ve yorumlar,
Oglusla gecen gunler
Şubat 02, 2011
Alsancak sokaklarındaki küçük Defne…
Uzun zamandır görüşmüyorduk.
Önce ben döndüm İstanbul’a. O İzmir’de kaldı.
Sonra ben İzmir’e taşındığımda duydum ki annesiyle o İstanbul’a taşınmış .
Televizyonda çıktı karşıma bir gün. Sonra bir kaç dergide fotoğrafı darken baktık ki bizim Defne en alasından sunucu oluvermiş.
İnsan çocukluğundan bellidir ya, onun içinden gelen enerjisi ve yeteneği ile bir gün konuşarak, anlatarak, hazırcevaplılığıyla bir şeyler yapacağını bilebilmek için kahin olmaya gerek yoktu.
Babam onun bu enerjisini çok severdi. Sessiz sakin ve bluğ çağına yaklaşan suratsız benim yanımda bu konuşkan kızı sevmemek elde değildi tabii.
Siz dans edemiyor yorumlarına bakmayın. Dans edebiliyordu. En azından o zamanlar şahane dans ediyordu. Yazlıktaki dans yarışmasında onu geçmiş olmamın tek sebebi daha çok tanıdığımın olmasıydı J
Yıllar geçti. Pek fazla tv programı izlemem o sebeple nerelerde ne yaptığını oradan buradan duydum, taaa ki dans yarışmasına kadar.
Onu görünce şaşırdım önceleri. Son zamanlarda anneliği dışında çok fazla haber konusu olmayan Defne nereden de akıllarına geldi diye.
Astımı olan kızın ne işi var bunca çalışmanın içinde diye düşünmedim.
O zamanlar ne ilaç kullanıyordu ne başka bir şey.
Zaman içinde onunla ilgili oradan buradan bir sürü şey duydum.
Bu haberi de duymak varmış.
Belki bir gün görüşürüz darken bu sabah gazeteyi açınca o haberi gördüm.
Şaka değil mi diye sordum.
Sanki o ölemezmiş gibi, sanki daha geçtiğimiz senelerde kardeşimi ve sevdiğim bir çok insanı kaybeden ben değilmişim gibi şaşırdım bu gidişe.
Beni şaşırtan ani ölümü mü, yoksa yaşıtım birilerinin de aniden ölebileceğini fark etmem mi?
Yoksa “ Ama onun daha küçücük çocuğu var !” diye düşünmem mi?
Bu kadar neşeli görünen birinin gidişi mi?
Bilmiyorum.
Bildiğim şu ki, Defne’nin son programda söylediği gibi zirvede bırakmış olduğu.
Sabahtan beri sosyal ağları yorum yağmuruna tutan insanlar için hep neşeli Defne olacak o. Bu kadar çok sevildiğini bilmeden gidiyor olması ne acı…
Annesi, çocuğu ve eşi için çok erken veda etmiş Defne olacak, hep kursakta düğümlenen, hiç doyamadıkları.
Arkadaşlari için anılarıyla var olacak.
Benim gibi.
Benim için Alsancak’taki delidolu kız o. Mağazalara girip giydikleriyle daha da belirginleştirdiği farklı görünümü ile tüm tezgahtarları işlettiğimiz, telefon şakaları ile komşuları ve pizzacıyı deli ettiğimiz, daha Spice Girls ortada yokken kızlar dans grubu çalışmalarına başladığımız kız.
Hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığını bilmiyorduk o zamanlar.
Biz büyüdük ve zorlaştı hayat.
Ama o hep gülümsedi…
Önce ben döndüm İstanbul’a. O İzmir’de kaldı.
Sonra ben İzmir’e taşındığımda duydum ki annesiyle o İstanbul’a taşınmış .
Televizyonda çıktı karşıma bir gün. Sonra bir kaç dergide fotoğrafı darken baktık ki bizim Defne en alasından sunucu oluvermiş.
İnsan çocukluğundan bellidir ya, onun içinden gelen enerjisi ve yeteneği ile bir gün konuşarak, anlatarak, hazırcevaplılığıyla bir şeyler yapacağını bilebilmek için kahin olmaya gerek yoktu.
Babam onun bu enerjisini çok severdi. Sessiz sakin ve bluğ çağına yaklaşan suratsız benim yanımda bu konuşkan kızı sevmemek elde değildi tabii.
Siz dans edemiyor yorumlarına bakmayın. Dans edebiliyordu. En azından o zamanlar şahane dans ediyordu. Yazlıktaki dans yarışmasında onu geçmiş olmamın tek sebebi daha çok tanıdığımın olmasıydı J
Yıllar geçti. Pek fazla tv programı izlemem o sebeple nerelerde ne yaptığını oradan buradan duydum, taaa ki dans yarışmasına kadar.
Onu görünce şaşırdım önceleri. Son zamanlarda anneliği dışında çok fazla haber konusu olmayan Defne nereden de akıllarına geldi diye.
Astımı olan kızın ne işi var bunca çalışmanın içinde diye düşünmedim.
O zamanlar ne ilaç kullanıyordu ne başka bir şey.
Zaman içinde onunla ilgili oradan buradan bir sürü şey duydum.
Bu haberi de duymak varmış.
Belki bir gün görüşürüz darken bu sabah gazeteyi açınca o haberi gördüm.
Şaka değil mi diye sordum.
Sanki o ölemezmiş gibi, sanki daha geçtiğimiz senelerde kardeşimi ve sevdiğim bir çok insanı kaybeden ben değilmişim gibi şaşırdım bu gidişe.
Beni şaşırtan ani ölümü mü, yoksa yaşıtım birilerinin de aniden ölebileceğini fark etmem mi?
Yoksa “ Ama onun daha küçücük çocuğu var !” diye düşünmem mi?
Bu kadar neşeli görünen birinin gidişi mi?
Bilmiyorum.
Bildiğim şu ki, Defne’nin son programda söylediği gibi zirvede bırakmış olduğu.
Sabahtan beri sosyal ağları yorum yağmuruna tutan insanlar için hep neşeli Defne olacak o. Bu kadar çok sevildiğini bilmeden gidiyor olması ne acı…
Annesi, çocuğu ve eşi için çok erken veda etmiş Defne olacak, hep kursakta düğümlenen, hiç doyamadıkları.
Arkadaşlari için anılarıyla var olacak.
Benim gibi.
Benim için Alsancak’taki delidolu kız o. Mağazalara girip giydikleriyle daha da belirginleştirdiği farklı görünümü ile tüm tezgahtarları işlettiğimiz, telefon şakaları ile komşuları ve pizzacıyı deli ettiğimiz, daha Spice Girls ortada yokken kızlar dans grubu çalışmalarına başladığımız kız.
Hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığını bilmiyorduk o zamanlar.
Biz büyüdük ve zorlaştı hayat.
Ama o hep gülümsedi…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




































