Kayıtlar

Söyleyin gitsin

 her kelime, ruhun sırtına binmiş birer . Hepimizin içinde hiç ziyaret edilmemiş bir odacık, hiç açılmamış bir çekmece, hiç ellenmemiş bir paket vardır. Orada, tam dilimizin ucuna kadar gelip de son anda vazgeçtiğimiz, "Şimdi sırası değil" dediğimiz ya da     yuttuğumuz kelimeler birikir. Bu kelimeleri alır, paketler, çekmeceye kilitler ve o odaya kapatırız. Peki, o kelimeler biz sustuğumuzda gerçekten yok olur mu? Küçük Bir hikayem var. Adı “Bay Hiç’in Kavanozları” Kasabanın en sessiz sokağında, Bay Hiç adında bir adam yaşarmış. Bay Hiç’in tuhaf bir koleksiyonu varmış.      İçleri boş şeffaf kavanozlar… Komşuları onun boş şişelere bakıp neden iç geçirdiğini anlamazmış. Aslına bakarsanız o kavanozlar ağzına kadar doluymuş. Birinde, on yıl önce bir veda vaktinde söylenmemiş o pişmanlık duruyormuş. "Gitmeni istemiyorum." Bir diğerinde, en yakın arkadaşına kırıldığında yuttuğu o keskin cümle: "Beni çok incittin." bir diğer kavanozda ise aynaya bakıp kendine h...

Büyümek üzerine…

Biz kadınlar ilişkilerde çoğu zaman kendimizi geride bırakıyoruz. Bu sadece romantik ilişkilerde olmuyor, dostluklarda, aile içinde, hatta çocuk meselesi söz konusu olduğunda bile aynı yerden yaralanıyoruz. Anlamak, idare etmek, toparlamak, yük almak… Sanki görünmez bir görev tanımımız varmış gibi. Kim üzgünse onun yanına gidiyoruz, kim dağınıksa onu biz topluyoruz, kim eksikse biz tamamlıyoruz. Bunu çoğu zaman yakınlaşma sanıyoruz. Oysa bu, kendimizi kendimizden uzaklaştırmak olmuyor mu? İkili ilişkilerde bunu daha kolay fark ediyoruz belki. Çünkü bir noktada yalnız hissediyoruz. Ama dostluklarda daha sessiz yaşanıyor bu. Hep arayan soran oluyoruz, hep dinleyen, hep anlayan. Yorulduğumuzu söylediğimizde “ama sen güçlüydün” deniyor. Güçlü olmak, hiç yorulmamak sanılıyor. Hiç vazgeçmemek. Oysa insan en çok, güçlü zannedildiği yerde yalnız bırakılıyor. Aile meselesi daha da karışık. Küçüklüğümüzden beri “sen idare et”, “sen alttan al”, “sen büyüksün” denerek öğrendiğimiz bir düzen var. K...

Bir yıl daha biterken…

Zaman, ellerimizin içinden kayıp giden bir avuç ince kum     gibi... 2025’in son demlerinde, dışarıda soğuk     bir rüzgar, odanın köşesinde tüten bir kahve dumanı eşliğinde geçen bir yıla bakıyorum.   Bu yıl, en büyük yarışın aslında kendimle olduğunu, ama bu yarışı koşarak değil, biraz olsun yavaşlayarak bazen de durarak kazanabileceğimi anladım. Hep bir yerlere yetişmeye çalışırken, hayatın sunduğu manzaraları kaçırdığımı fark ettim. Koşmak yerine durup izlemenin ne kadar değerli olduğunu gördüm bu sene. Çünkü bazen insan, durduğu yerde aslında hiç ilerleyemediğini zannederken, ruhu en büyük mesafeleri katediyor.  2025 bana insanların fikirlerinden ziyade, kendi iç sesimin pusulasına güvenmeyi öğretti. Başkalarının ne dediği, o gürültülü kalabalığın ne düşündüğü yavaş yavaş sessize alındı zihnimde. İnsanların değişebileceğini ama aslında kim olduklarını bir köşeye not edip hep hatırlamamız gerektiğini acı tatlı tecrübelerle gördüm.  Ve belki de en ö...

Yaz kızım Aslı

  Kendimi bildim bileli yazıyorum. Daha küçücük bir çocukken günlük yazmaya başladım. Sonra şarkı sözleri geldi. Sonra şiirler. Hiçbirini kimseye okutmadım. 15-16 yaşlarındayken yazdığım şarkı sözlerini can arkadaşım bilir. Şimdilerde yazdığım öyküleri sadece yazmayı çok seven başka bir arkadaşımla paylaşıyorum. Bazen aklıma gelen şeyleri karalıyor onları da okumasını istediğim, güvendiğim, sevdiğim tek bir arkadaşımla paylaşırım. Bir de burası var tabii. Ve tabii bir de burada  paylaşmadıklarım Bu yaz uzun zamandır aklımda olan çocuk kitabını yazmaya başladım. Büyük bir açgözlülükle yazdım yazdım yazdım, aklımdaki son iki bölüme gelmiştim ki, işte orada bıraktım. Bunu bitirmek, daha önce yazıp bitiremediğim her hikayeye ihanet etmek gibi geldi belki de. Ama bitireceğim. En sonunda yazmaya başladığım bir şeyi bitirdiğimi görmek istiyorum. Yine de hiçbir şeyi başaramamış değilim. Mesela bu sonbaharda bir çok öykü yarışmasına öykülerimi gönderdim. Bir de dijital sergiye.  B...

Hissetmek…

Düşünüyorum da… İnsan olmanın en güzel yanı ne? Bana sorarsan, hissetmek. Çünkü günün sonunda hepimiz aynı şeyleri yaşıyoruz: sevinç, hüzün, heyecan, özlem, umut. Ve işin en ilginç tarafı, bu duygular bizi birbirimize bağlıyor. Geçen gün sahilde yürürken, güneşin sıcaklığını üzerimde hissederken, denizin kokusunu derin bir nefesle içime çekerken, hafif rüzgâr saçlarımı karıştırdı. O an dünyadan kopup kendimi bir filmin içinde gibi hissettim. Tabii bunda kulaklıklarımdan gelen o güzel şarkının etkisi de var. Yanından geçtiğin ağaçların yaprakları sanki ağır çekimde hareket ediyordu. Hani bazen anı yaşarsın ya, her zaman yapmamız gereken ama hiç yapmadığımız şey. O anda içimde garip bir huzur hissettim. Belki de hayatın bütün karmaşası içinde, en basit anlar bize en büyük duyguları veriyor. Sen de yaşamışsındır; bazen bir şarkı çalar, bir anda geçmişe ışınlanırsın. Bazı anılar kalbimizde öyle bir yer eder ki, yıllar geçse bile silinmez. Şimdi bir düşün: instagramda gördüğün bir paylaşım ...

Ruhun incecik çatlakları

İnsan ruhu, porselen bir fincan gibi, dışarıdan bakıldığında sağlam, parlak, hatta gösterişli. Ama içten içe, görünmeyen ince çatlaklarla dolu. Bu çatlaklar, kırgınlıkların, kararsızlıkların ve gelgitlerin izlerini taşıyor. Her biri ayrı bir hikâyenin sessiz tanığı sanki... Kırgınlık, çoğu zaman bir kelimeyle başlar. Söylenmemiş bir cümle, unutulmuş bir selam, yanlış anlaşılmış bir espri, eksik bir ilgi… Zamanla büyür, derinleşir, bir gölge gibi insanın üzerine yapışır, fark etmezsin bile. Ve ne tuhaftır ki, en çok da en yakından gelen kırgınlıklar acıtır. Çünkü insan, en çok sevdiğinden incinir. Kararsızlık, zihnin bir sis perdesi. Gitmekle kalmak arasında salınan düşünceler, bir rüzgâr gibi savurur insanı. Her seçenek, bir ihtimalin yükünü taşır. Ve her ihtimal, bir mutluluğun ya da tam tersi pişmanlığın habercisidir. İnsan, çoğu zaman ne istediğini bilmediği için değil, neyi kaybedeceğini ya da neyi edineceğini bilemediği için karar veremez.  Gelgitler, ruhun en kırılgan aynası....