Aralık 12, 2020

Ars longa, Vita brevis

Sanat uzun, hayat kısa...

Romalıların bu sözü ne de güzel özetliyor ne hissettiğimi. Seyredecek o kadar film ve dizi, okunacak onca kitap, gidilecek o kadar tiyatro ve gösteri varken, hele ki dünyada onca görülecek yer varken hayat o kadar kısa ki.

Hele şu pandemi gölgesinde geçen zaman o kadar kayıp gibi geliyor ki bana, o zamanın hiç sayılmamasını, her şeyi baştan almamız gerektiğini düşünüyorum.

Şanslıyım ben. Sanatçı, üreten, yaratan bir aileden geliyorum ve bunun her daim faydasını gördüm. Yaratıcı bir işte zevkle çalıştım.Ama iş, aile, çocuk derken bir çok şeye zaman ayıramadım. Malesef ancak son bir kaç senedir bunların tadına varabiliyorum. Seramik çok iyi geldi bana. Makromeye dokumaya dönmek. Yeniden resim yapmak. Yeniden yazmak...Hele ki tiyatro. Okuldaki sahnelerden bahsetmiyorum, 3 sene önceki Betty karakterinden sonra o sahnenin tam olarak tadını aldım. Ve sanırım hayatım boyunca artık orada olmak istiyorum.

Küçükken ciciannemin oyunlarına giderken Nisa Serezli, Tolga Aşkıner gibi değerli isimler içinde neden heveslenmedim, ilerlemedim, illa moda tasarıma göz diktim bilmiyorum, şimdi pişman değilim desem yalan olur.

Tam eğitim alalım, buna gönül vermenin yaşı yok derken şimdi de salgın vurdu.

Ama vazgeçmiyoruz. Bir deli topluluk ısrarla maskelerle mesafeyle oradayız. Dahası Fosforlu Cevriye gibi muhteşem bir müzikalle sahneye çıkmaya hazırlanıyoruz. Evet ilk sahneye çıkışım olmayacak ama ilk müzikalim olacak bu. Kaç kere daha böyle bir şans yakalayabilirim ki ? Bir de üstüne benim için çok zor ve zıt bir karakterim var ki, hem oyunun en komik olması gereken ismi, hem de kötü karakterlerden biri. Çok renkli, çok çirkef, çok cırlak, abartılı makyajı, diken diken saçları, feminen maskulen gitgelli, iğneli dilli deli Güllü olmaya çalışacağım. Repliğim az, ama sahnelerim kalabalık ve sahneye bir girip bir çıkacağım yoğun bir trafik var. Şimdiden heyecanlıyım ve meraktayım.

Velhasıl evet hayat kısa ama o kısacık zamana sığdırabileceğiniz, peşinden koşabileceğiniz tutkularımızın olduğunu, ve bu şansı sizin yaratabileceğinizi unutmayın. Sanat iyileştiriyor, tekrar çocuklar gibi hayal kurmanızı sağlıyor, enerji veriyor, hayata tahammülü kolaylaştırıyor, besliyor, meraklandırıyor, eğitiyor, öğretiyor, gülümsetiyor.Ben yapamam demeyin, geç demeyin, illa ki yapabileceğiniz, ucundan tutabileceğiniz, belki sizin bile tahmin edemeyeceğiniz yerlere varabileceğiniz, peşinden tutkuyla heyecanla koşabileceğiniz bir şey vardır. Iskalamayın. Yakalayın. Hayatın, hayallerin, sanatın tadına varın...

Ekim 09, 2020

Sağıra sözünü, köre yüzünü süsleme, yorulursun.

 Hayat zor. Yaşamayı bilmek bir sanat.

Her sabah yeniden perdeleri açılan bir sahnede hünerlerimizi sergilemeye çalışırken , seçimlerimiz bizim o kader dediğimiz örgüyü oluşturuyor.

Bir sürü düşünce geçiyor kafamızdan. Karmakarışık bir konuşma bulutu tepemizde kızıyor, kırılıyor, seviniyor ya da hayal ediyoruz. Hayatta kalmak sadece nefes alıp vermek değil, her nefeste adımlarınla değil, düşüncelerinle ilerleyebilmek belki de.

Hayal ediyorsun, çabalıyorsun, istiyorsun ama yetmiyor bazen...

Ütopik bir dünyada herkes birbirine karşı sevgi dolu, nazik, saygılı, düşünceli ve hakkaniyetli olabilirdi ama burası eş dost kayırmalarının olduğu, insanların bencilleştiği, egoların çatıştığı, derdini anlatmaya çalışsan da seni dinlemek istemeyenlerin kulaklarını tıkadığı bir dünya.

Onlar gibi olamıyorsan sen de susup kaleme döküyorsun işte böyle. Soyunup dökünüp saklanıyorsun evine, kitaplarının, kedinin, içine gömüldüğün koltuğunun kucağına.

Ben savaşçı değilim. Hiç olmadım. Sessizce uzaklaşıp belki daha uzun ve daha zor yollardan yürümeye devam edenlerdenim. Bu saatten sonra da değişecek değilim. İnsanların beni üzmesine, hayal kırıklığına uğratmasına, sinirlendirmesine izin vermiyorum. Zaten uzun zamandır benim derdim kendimle. Kendimi de üzmemeyi öğrendiğimde olacak bu iş. O zaman işte, daha fazla yorulmayacağım.

Ekim 08, 2020

Şans

Gözlerini açtığında hava henüz aydınlanmamıştı. Alacakaranlıkta koyu gri gibi görünen yer yer kabarmış tavana baktı uzun bir süre. Sessizliğin sesini dinledi. Akşamları hava yeni karardığında içine çöken o korku, sabaha karşı uyandığı zaman aklına bile gelmiyordu. Nihayetimde birazdan havanın aydınlanmaya başlayacağını, güneşin tekrar doğacağını, horoz seslerine kuş cıvıltılarının karışacağını biliyordu. 


Tavandaki kalbe benzettiği rutubet izini aradı. Yerini adı gibi bildiği halde bulamadı. Birden panikle dirseklerinin üzerinde yükseldi, tavana yaklaşınca görebilecekmiş gibi. Yok. Yoktu işte. Bu kötü şans demek diye düşündü. Rutubetin büyümesi değil, büyüyüp o kalp izini bozmasıydı sorun.


Kendini yeniden yatağa attı. Gözlerinden bir kaç damla yaş döküldü. Al işte. Güne ağlayarak başladım. 


Kötü şansı yenmek için neler yapabileceğini düşünmeye başladı. Sabah kalkar kalkmaz sol omzumdan aşağı tuz serperim. Kahvaltıdan sonra hemen bir adaçayı yakar tepemde döndürürüm. Cami önünde deli Hatçe’yi yakalarsam ona da bir gofret alırım tamamdır. Derin bir oh çekti. İşte bak her şeyin bir çözümü var. Rahatlamış halde sağına döndü. Ve işte tam karşısında, pencerenin dışında, iki perdenin tam da arasındaki boşlukta, sanki oraya özenle konmuş gibi, o çorak arazinin tam ortasında onu gördü...