Büyümek üzerine…
Biz kadınlar ilişkilerde çoğu zaman kendimizi geride bırakıyoruz. Bu sadece romantik ilişkilerde olmuyor; dostluklarda, aile içinde, hatta çocuk meselesi söz konusu olduğunda bile aynı yerden davranıyoruz. Anlamak, idare etmek, toparlamak, yük almak… Sanki görünmez bir görev tanımımız varmış gibi. Kim üzgünse onun yanına gidiyoruz, kim dağınıksa onu biz topluyoruz, kim eksikse biz tamamlıyoruz.
Bunu çoğu zaman yakınlaşma sanıyoruz. Oysa bu, kendimizi kendimizden uzaklaştırmak olmuyor mu?
İkili ilişkilerde bunu daha kolay fark ediyoruz belki. Çünkü bir noktada yalnız hissediyoruz. Ama dostluklarda daha sessiz yaşanıyor bu. Hep arayan oluyoruz, hep dinleyen, hep anlayan. Yorulduğumuzu söylediğimizde “ama sen güçlüydün” deniyor. Güçlü olmak, hiç yorulmamak sanılıyor. Oysa insan en çok, güçlü zannedildiği yerde yalnız kalıyor.
Aile meselesi daha da karışık. Orada roller daha derin. Küçüklüğümüzden beri “sen idare et”, “sen alttan al”, “sen büyüksün” denerek öğrendiğimiz bir düzen var. Kırıldığımızda susuyoruz çünkü aileyiz. Hayatımızla ilgili kararlar sorgulandığında içimize atıyoruz çünkü aileyiz. Bazen sınır koymak değil, nefes almak bile suçluluk yaratıyor. Kendimizi seçtiğimizde birilerini yarı yolda bırakmış gibi hissediyoruz.
Çocuk konusu ise bambaşka bir alan. İster annelik, ister anne olmama kararı olsun; kadınlar bu başlıkta da herkesi rahatlatmaya çalışıyor. Ne zaman, neden, nasıl… Herkesin fikri var ama kimse kadının yükünü sormuyor. Çocuk için güçlü olmamız bekleniyor, aile için sabırlı, herkes için ayakta. Kendimiz için ise yine “sonra”.
Zamanla bu “sonralar” birikiyor. Yorgunluk olarak çıkıyor karşımıza. Tahammülsüzlük, isteksizlik, bazen de suçluluk olarak. “Eskisi gibi değilim” diyoruz. Aslında eskisi gibi olmamamız belki de kötü bir şey değil. Belki de bu, kendimize yaklaşmaya başladığımızın işareti.
İyileşmek tam olarak burada başlıyor. Herkesi anlamaya çalışırken kendimizi ne kadar ihmal ettiğimizi fark ettiğimizde. Sınır koymayı sertlik, hayır demeyi ayıp, kendimizi seçmeyi bencillik sandığımızı gördüğümüzde. Oysa ilişkilerde sürekli açıklama yapıyorsak, sürekli anlatıyorsak, muhtemelen bir yerde anlaşılmıyoruzdur. Ve anlaşılmadığımız hâlde kalmak, ister sevgili olsun ister dost ister aile, insanı yavaş yavaş kendinden uzaklaştırıyor.
Affetmek de sadece başkalarıyla ilgili değil. Kendimizi affetmekle ilgili. Daha önce susmuş halimizi, taşıdığımız yükleri, herkese yetmeye çalıştığımız dönemleri affetmekle. O günkü gücümüz buydu. O günkü bilgimiz bu kadardı. Bugün fark edebiliyorsak, bu bile bir ilerleme.
Kendimizi seçmek büyük kopuşlar yaşamak değil ki. Küçük ama dürüst değişimler yeterli. Her şeye yetişmek için zorlanmamak, herkesin duygusunu sırtlanmamak, “ben şu an bunu kaldıramıyorum” diyebilmek. Bunlar ilişkileri bozmaz; sağlıksız olanları zaten görünür kılar.
Biz kadınlar kimseyi kurtarmak zorunda değiliz. Ne bir partneri, ne bir dostu, ne ailemizi, ne de herkesi memnun ederek çok iyi bir anne olmayı. Kendimizden vazgeçerek sevgi üretmek zorunda da değiliz.
İyileşmek biraz da şudur:
İnsanlarla kurduğumuz ilişkilerde kendimize de bir yer açmak.
Kendimizi sürekli sona atmaktan vazgeçmek.
Ve ilk defa, gerçekten önce kendimizi hatırlamak.
Yaşla birlikte belki de en zor kabul edilen şey şu: Biz değişiyoruz.
Ne istediğimizi daha net biliyoruz artık. Neye tahammül edemediğimizi, nerede kendimizi kaybettiğimizi, hangi ilişkide küçüldüğümüzü fark ediyoruz. Eskisi kadar susmuyoruz, eskisi kadar idare etmiyoruz, her şeye “tamam” demiyoruz.
Tabii bu değişim herkesin hoşuna gitmeyebilir.
Ama bu değişim bir kapris değil. Bir heves hiç değil. Bu, yıllarca kendimizi sona bıraktıktan sonra yavaş yavaş kendimize yaklaşmanın sonucu. Herkesi memnun eden hâlimizi geride bırakıyoruz. Daha net, daha dürüst, daha sınırları olan bir yere geçiyoruz. Evet, değişiyoruz. Çünkü aynı kalmak bize iyi gelmiyordu.
Ben de değişiyorum. Herkesin aynada önce kendisine bakmasını, önce kendisini eleştirmesini, hatta sadece kendisini eleştirmesini bekliyorum. Çünkü ben öyle yapıyorum ve bunu yapmayanlarla artık aynı yolda yürüyemediğimi fark ediyorum. Daha önce sert baktığım konularda yumuşadımı fark ettim. Ya da tam tersine yumuşak olduğum konularda artık müsamaha göstermediğimi. “Hayır” diyebiliyorum. Kırgınlıklarımı kızgınlıklarımı söyleyebiliyorum. Ya da anlamayacağını biliyorsam kendimi hiç yormuyorum ve hiçbir şey söylemiyorum. Her şeyin boş olduğunun farkındayım. Hayatın kısa olduğunun ve istediğimce yaşanması gerektiğinin de. Ve kimseye amennam yok.
Ve şunu da söylemek gerekiyor: Bu yeni hâlimiz birilerini rahatsız ediyorsa, bunun yükünü taşımak zorunda da değiliz. Herkes bizim büyümemize eşlik etmek zorunda da değil. Bu değişim size uymuyorsa, bunun için de üzgünüm…
Maya Angelou’nun dediği gibi :
Yaş, bir kadının ne olamayacağını değil, ne olmak istemediğini öğretir…
Yorumlar