Kayıtlar

Başlıksız bir yazı bu…

7 yıl önce yazdım bu yazıyı.  7 yıl Bazen birilerinde onun hareketlerini görüyorum hala, çoğunlukla hayıflanıyorum keşke yaşasaydı da şunları da görseydi diye, hep bir eksiklik… Bazı insanlar hayata renk katarlar, farklıdır onlar, gittiklerinde de dokundukları insanlar için bir renk eksilir hayattan. Dün akşam yetiştirdiği insanlar, çocukluk arkadaşları, müzisyen arkadaşları, ahbapları, anılarını yaşadığı dostları , o anıları anlattığı arkadaşları ve ailesi için bir renk eksildi. Bazen huysuzdu, alıngandı, belki kolay kolay beğenmezdi ama bir o kadar vicdanlıydı, düşünceliydi, eğlenceliydi, gurmeydi, keyif adamıydı, çok farklıydı. Çok güzel de yaşadı, çok zor zamanlar da geçirdi. Ama hayatta çizgisini hiç bozmadı. Ben onun birtanecik kızı oldum, o benim hep gururlandığım diğer babalara hiç benzemeyen birtanecik babam. Dün gece onu hiç beklemediğimiz bir anda kaybettik. Kafamın içinde binlerce ses. Hiç uyuyamadım. Sesler hiç susmuyor. Demek derin acı böyle bir şey. Şimdiden yaşayama...

Buradaki hiçbir insan bilgisi, deneyiminin ötesine geçemez. John Locke

  Şimdiki aklım olsaydı o zamanlar psikoloji okumak isterdim.  Evet bunu sık sık söyler oldum ama koca bir yalan. Yine gider Tekstil veya Moda üzerine bir şeyler okurdum çünkü elime kalemi kağıdı aldığım yaşlardan beri çiziyorum, hayal ediyorum, hayal ettiklerimi giyiyorum. Ama asıl hayıflanan yanım içten içe neden tiyatro eğitimi almadın ki diye soruyor. Hele ki cici anneden tevekkeli tiyatro camiasının içinde büyümüşken. Her okul çıkışı kendimi Nisa Serezli-Tolga Aşkıner ekibinin içinde bulurken. Neyse bu ayrı bir yazı konusu, bunlar için ayrı bir zaman dertlenip yazacağım. Konumuz psikoloji. Hani hakkında hiç bir şey bilmeden ahkam kesmeye bayıldığımız konu. Bu ne cüret bilmiyorum, 3 tane kişisel gelişim kitabı okuyan ordinaryüs profesör gibi dolaşıyor. Oysa başlı başına uzmanlık gerektiren zor bir iş. İnsanlarla uğraşıyorsun dahası mı var? Ama baştan şu konuda anlaşalım, çevremde ne kadar psikoloji okuyan varsa hepsi ayrı bir psikolog ihtiyacında gibi görünüyor. Terzi sökü...

Yazmak

 Düşünüyorum da, bir zamanlar bloguma bir şeyler yazmadığım sadece bir gün bile kendimi kötü hissetmeme sebep olurdu. Şimdi ise aylarca uğramıyorum. Aklıma geliyor bir an, kim bilir ne kadar çok zaman oldu yazmayalı diyorum ve hemen ardından bambaşka, hayatın içinden sözde daha aciliyeti olan bir şey aklıma takılıyor, ve unutup gidiyorum. İçimde uyuyan bir peri kalemi elinde uyuyakalmış gibi. Geçenlerde kitaplığı düzenlerken, yine oradan buradan notlar, kağıtlar, karalamalar çıktı. Kısa hikayeler, başlanıp sonu gelmemiş öyküler, aklımda yer eden kahramanlar, anılar, günlükler… Terkedilmiş çocuklar gibi bekliyorlar orada. Hayal ediyorum, bir gün yazacağım ve bitireceğim. Kimse okumasa bile ben yazıp bitirdiğimi bileceğim ya, o hazzın hiç bir şeye benzemeyeceğine eminim. Bazen de ümitsizliğe kapılıyorum, yazabilecekken yazmadan gideceğim bu diyardan diye. Bu dünya için bir hiç tabii ki bu, ama benim evrenimde benim için dünyayı fethetmek olabilir bir nevi. Hep bir şeyleri beklemekten...

Zaman su gibi...

  Ben sadece bir kaç aydır buralara uğramadığımı sanıyordum. Neredeyse bir yıl olacakmış. Zaman su gibi akıp geçiyor. Evet bu kış için de bahanelerim var. Zaten insanoğlu için bahane bulmaktan daha kolay ne olabilir ki? En kolayı kendini kandırmaktır. En zoru kendine karşı dürüst olmak. Tabii b*kunu çıkarmadan. En çok kendini eleştiren, zorlayan, bazen acımasızca dürüst olan benim radarlar her daim açık, insanların hakkımdaki fikirlerine artık takılmıyor olsam da, dönüp bir inceliyorum hala kendimi, gerçekten öyle mi görünüyorum, neden öyle diye. Hayata kendini geliştirmek ve değiştirmek için geldiğimize, sınıf atlar gibi ruhumuzun öğrendikleriyle bir başka hayata ilerlediğimize inanıyorum. O sebeple boş durmayı hiç sevmiyorum ki son yıllarda telefon elimde boşa geçen milyonlarca dakika için çok pişmanım. Bu satırları yazmayı bitirdiğimde, sabah kahvemi yapıp elime telefonu almayacakmış gibi yazıyorum bunları.  Eeee görüşmeyeli neler yaptın diye soracak olursanız... Tabii ki b...

Yanıyoruz

Resim
 Ne yazacağımı bilmiyorum. Aslında çok şey var söyleyecek ama nereden başlayacağımı bilmiyorum. Daha acısı anlatsam kaç yazar diye düşünüyor olmam.   Benim hissettiklerimi benim gibi düşünen, sorgulayan, doğayı hayvanı seven herkesin zaten hissettiğini biliyorum. Oysa bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyen, ne çevre bilinci ne ülke öngörüsü olan ilkesiz bir kesimin bizim kadar çok olduğunun, ve bu eğitimsiz kesimin bunları okumayacağını, okusa da anlamayacağını, anlasa da işine gelmeyeceğinin farkındayım.  Kendi çalıp kendi söyleyen bir deli gibi hissediyoruz kendimizi. Ormanlar yanıyor. Uçsuz bucaksız ormanlar. Onlarca yıl yetine konamayacak ağaçlar.  Siz hiç bir ağacın yanarken çıkardığı sesi duydunuz mu ? Ben duydum. Ağlar gibi çıkar o ses. Ağıt gibidir. Çaresiz kalırsın. Söndürebilsen bile o tek bir ağacı, için için ağlar gibi yanmaya devam eder. Ağaçlar, hayvanlar, ekolojik denge öldü orada. İnsanlar öldü. Evler, umutlar, hayaller, anılar yandı bitti kül oldu....

Her şeyi bilen adam

Durun bir dakika. Cinsiyetçi bir başlık atmak istemem. Tabii ki bunun kadın versiyonları var.  Biz buna kendi aramızda Hıncal Uluç’luk yapma da deriz. O da bir zamanlar her konuda ahkam kesip yorum yapardı ya, Her şeyi bilirdi heeerrr şeyi. Şimdi hala öyle mi yazıyor, hatta şu an hala bir yerlerde yazıyor mu bilmiyorum. Okumayı bırakalı yüzyıllar oldu.  Bu tiplerin psikolojik sebeplerine inecek değilim, ne kıçıkırık benzer bir bölümü bitirip kendime psikolog diyen üçkağıtçılardanım, ne de bir kaç kitap okudu diye ahkam kesecek olanlardan. Ama az çok hayat tecrübeme dayanarak şunu söyleyebilirim. Muhtemelen altta kalmama isteğidir bu, yetersizlik korkusuyla karışık. Bilmiyorum demeye korkarlar. Arkadaşlar ya ben bu konuda çok bilgi sahibi değilim siz ne dersiniz diye sormak zulümdür. İnatçıdırlar. Hayır hayır her şeyi en iyi onlar bilir. Ya o kadar mı bilinir her konuda ya?  Bir iki yemediğini belli edersen mi mimlenirsin o bambaşka hikaye. Hep bir aman canım cicim tipler ...

Başlıksız…

 Gazeteyi açıp bakıyorum. Bir ilan. Aslında bir haber. “İnsanlar gittiğinde arkalarında bıraktıkları kıymetleniyor belki de. Ben de hayattayken kimse için bir değeri olmayan ama benim için değerli parçaları sevdiklerime bırakırım.” yazıyor haberin başında. Altında siyah beyaz fotoğraflarda, bir kaç şarap şişesi , bir iki parça eşya, bir iki kitap var. Bir sonraki satırda ise şöyle yazıyor: Umarım babamdan önce ölürüm. Dün gece babasını 20 yaşında kaybetmiş babamın bu yazdıklarını gördüm rüyamda. Bana kırgın mı acaba benden bahsetmemiş diye düşündüm. Sonra onun aslında yıllardır burada olmadığını farkettim. Rüyamda nasıl hatırladım bunu bilmiyorum, zaten insan rüyasında nasıl bu kadar ağlar da gözü yaşlı uyanır onu da anlamam ama oluyor işte.  Erken uyandım bugün. Yatakta kıvrılıp aslında hiç var olmamış o gazete haberini düşündüm. Ara ara rüyalarıma giren hiç var olmamış o aynı, aydınlık, büyük pencereli boş evde hiç eşya yok ki dedim kendime. Çok önce boşalttı o evi. Arada bi...