Kayıtlar

Yaş mevzusu

Resim
  Öncelikle hemen söyleyeyim. Ben yaş mevzusuna takılmam. Yani yaşımı saklamam. Yaşımı saklamak için estetik doktorların yağlı müşterisi de olamam, bir kere canım tatlı benim, mevzubahis sağlığım bile olsa fenalıklar geçiriyorum iki gr kan alacaklar diye. Zaten istediğinizi yaptırın, ellerinizden, boynunuzdan hiç olmadı bakışlarınızdan yaşınız ele veriyor sizi. Çok istiyorsanız yaptırın bir şeyler tabii bana ne sonuçta ama o yaş dediğiniz genetiğinizle, ruhsal ve bedenen mutluluğunuzla, sağlıklı yaşamayı ne kadar seçtiğinizle alakalı bence. Ayrıca en güzeli de bunları seçerek güzel yaşlanmak belki de. Ben bugüne kadar genetiğime güvenerek geldim, babaannemin ruhu şad olsun. Ama artık annemin 3 yıldır bifiil uyguladığı unsuz şekersiz yaz kış yağmur çamur 1,5 saat yürümeli hayat şekline girmek niyetindeyim. Gerçi hala sadece niyet ediyorum ama bu da bir şeydir bence. En azından geçirdiğim bir iki sağlık mevzusu korkusundan hemen bilimum sağlıklı yaşam adreslerini takip edip her nevi ...

Drama Queen

 Hıçkırıkları azaldığında başının zonkladığını farketti. Gözleri acıyordu. Gözyaşlarından ıslanmış yastığı çekip başının üstüne kapadı.  Biraz karanlık olsa. Başım çatlıyor. Bir süre sonra nefes alışverişi normale döndüğünde gözleri kapalı olduğu halde içini delen o gün aydınlığına çıkmak istemese de yastığın altında nefes alışverişi zorlaşmaya başlamıştı, Kafasının kaldırıp sırtüstü döndü. Ellerini siper ederek gözlerini açmaya çalıştı. Kaşlarını çatıp gözlerini kırpıştırarak açarken başının ağrısı daha da artmıştı. Derin bir nefes alarak yataktan kalktı. Kalkar kalkmaz karşısındaki aynada aksine baktı. Gözleri küçülmüş, kızarmış, göz altları çökmüştü. Kızarıp şişmiş burnu, dağınık saçları ile karşıdan kendisine bakan o tanımadığı insana tahammülü yoktu.  Ayaklarını sürüyerek banyoya gitti, yüzünü yıkadı, dolaptan bir ağrı kesici bulup ağzına attı.  Mutfağa gitmeye bile takadım yok Musluktan eline akan suyu içip yine ayaklarını sürüyerek yatağa gitti. Kimse aramasın...

Bir minik yara bandı

 İnsan kendisini ne kadar tanıyabiliyor? Ne kadar objektif olabiliyoruz ? Kaçımız özeleştiri yapabiliyoruz?  Ya yüzleşebiliyor muyuz kendimizle ? İnsanlar bizi dışarıdan gördüklerinde, tanımaya başladıklarında, hakkımızda edindikleri fikirler gerçekten biz miyiz?  Ne kadarı biz, ne kadarı onların gözünün görebildiği biziz.    Benim h ayatımı yargılamadan önce; benim ayakkabılarımı giy ve benim geçtiğim yollardan,sokaklardan, dağ ve ovalardan geç                 demiş Mevlana. Birbirimizi anlamak, tanımak, kabullenmek öyle zor ki. Ama konu kendimizi anlamak, tanımak, değiştirebilmek aslında.  Herkesi dinliyoruz. Hiç durmadan anlatıyoruz. Hiç susmuyoruz. Oysa bir an sussak, kendimize soru sorsak, dinlesek, zaaflarımızı, yaralarımızı, eksiklerimizi görebilsek, önce kendimizi dinlemeyi öğrenebilsek, belki de bu kabullenişle çok daha huzurlu ve mutlu olacağız. Tabii çok da kolay değil kendine karşı dürüst olmak. Duyac...

Tanrı zar atmaz...

Tanrı zar atmaz... -Albert Einstein  Son zamanlarda, daha önce pek ilgilenmediğim konulara zaman ayırmaya başladım. Zaman ayırıyorum derken abartmış olmak istemem, bu konularda belli isimleri takibe alıp, biraz daha fazla haber ya da makale okumaya başladım diyelim. Henüz bir yere gitmiş, bir adım atmış ya da bir takım çalışmalara katılmış değilim. Zaten bu konular da dipsiz kuyu. Oysa benim bu konulara giriş dersimde sadece bir yıllık yoga çalışması, yıllar önce katıldığım bir nefes terapisi, bir kaç kişisel gelişim kitabı ve bu konularda bulduğum her yalan yanlış makaleyi okumak var. Okula başlamadan sınıfta kalmış gibi hissediyorum. Sanırım bunun en büyük sebebi duygusal olarak bu konulara ilgi duyduğum, kalben inandığım, ve hatta varlığını kimi zamanlarda adeta hissettiğim halde, mantığımın her daim dur Aslı bunlar tam bir saçmalık demesi.  Oysa ben değil miyim yıllarca her fırsatta İzmir’e dönmeyi dileyen? Hayal ettiğim her şey öyle ya da böyle gerçekleşmedi mi ? Hatta ma...

İnsan kendini yalnızca insanda tanır...

  Ne yazacağımı bilmiyorum.  Aslında biliyorum ama nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Hemen konuya mı girmeliyim yoksa anlatmak istediğimi dolaylı olarak mı anlatmalıyım ? Peki bunu neden yazma ihtiyacı duyduğumu biliyor muyum? Tabii ki biliyorum. Yazmak istiyorum çünkü yenemediğim, üstesinden gelemediğim lanet olası bir huyum var ki, içimi kemirip duran şeylerin içimde kalmasını istemiyorum. İstiyorum ki bütün dünya duysun, omuz silkse de, dinlerken sıkılsa da, bana ne kardeşim senin saçma sapan dertlerinden dese de herkese anlatmak istiyorum. Gel gör ki yaş aldıkça, zamanında sevdiğim, değer verdiğim, güvendiğim insanlardan kazandığım hayal kırıklıklarının değer biçilmez tecrübe dersleri sayesinde bir yandan da söylemek istediğim şeyler dilimin ucuna geldiği halde susuyorum. Ağzımın içinde büyüyor kelimeler, zor yutuyorum, mideme oturuyor. Midemin hassas olması da bundandır belki de. Velhasıl anlatacağım şeyi anlatmadan yine bir sürü laf kalabalığı yaptım.  Kırıldım bir şe...

Eeee sizin oralarda ne var, ne yok?

Sevgili günlük... Hayır sevgili günlük olmaz. Yıllarca yazmamışım şimdi günlük dersem olmaz. Aslında sevgili diye başlamak da doğru değil, "Madem çok seviyordun nerelerdeydin, neden bunca zamandır yazmadın ?" diye sormaz mı? Ama ben yine de "sevgili" diye başlayacağım, adettendir. Sevgili Blogum... Arkadaşlar... Size bu satırları sokağa çıkma yasağının gölgesinde yazıyorum. Tamam abartmaya gerek yok, yasak sadece hafta sonu için, yarın yine herkes sokaklarda olacak. Bu ne biçim iş, öyle yasak mı olur diye soracaksın ama Heeey burası Yeni Türkiye, olur öyle şeyler. Evet doğru bildin, son yazdığım zamanlardan beri hala aynı hükümet var. Hayır üzerimize havadan aptallaştırıcı gaz falan sıkmıyorlar. Neyse konuyu dağıtma. Silivri o son yazdığım zamanlardan da soğuk, konumuza dönelim. Dünya büyük bir pandemi krizinde. Aralık ayında Çin'de başlayıp büyük bir hızla dünyayı sardı. Dediklerine göre HIV virüsü taşıyan bir yarasa aynı zamanda Covid  ...

Biraz empatiyle çok sempatik olabilirsiniz ;)

Resim
                       Çalışan anne mi çalışmayan anne mi ?  Bu sorudan da sorunun cevabını aramaktan da sorunun cevabını bilip bilmeden bir holigan gibi savunanlardan da çok sıkıldım. Tabii her iki tarafında kendine has zorlukları var, tabii canım sizinki de zor derken Aaaaa bir de baktım ben empati yapayım derken kimsenin halime sempati duyduğu yok ! Anne olmak zaten yeterince zor. Kadın olmak zaten zor ! Çalışmanın da kolay olduğunu söyleyemeyeceğim. Yani evlenip hele ki çocuk sahibi olarak işe gitmek öyle Ananın evinden işe gidip geldiğin günlere benzemiyor. Bu konuda fikir beyan edebilmek için her ikisini de deneyimlemiş olmak gerekiyor değil mi ?  Tamam işte ben denedim ! Tabii ki çalışmayan anne dediğimizde bütün gün evinde boş boş zaman geçirildiğini kastetmiyoruz. Evde de işler bitmiyor, evde maaşsız yapılan iş, iş değil mi ? Eminim ev işi, yemek, ödemeler, çocukların ödevi, alışveriş, tamiratlar derken insan...